
Click here to continue
Sağlıkda Önemli Günler
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
7 NİSAN DÜNYA SAĞLIK GÜNÜ
Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) ( DSÖ ) , 7 Nisan 1948de kurulmuş olup, her yılın 7 Nisan günü belli bir konuyu hedef alarak kutlanmaktadır. Böylece önemli sağlık sorunlarına ortak çözüm aramak, çareler bulmak ve bu konuda gereken önlemleri alarak , sağlığın gündemde tutulabilmesini sağlayarak insanlığa hizmet etmek amaçlanmaktadır. 19-22 Temmuz 1946 tarihlerinde New Yorkda düzenlenen Uluslararası Sağlık Konferansında Birleşmiş Milletlere üye 51 Ülkenin temsilcileri ile FAO, ILO, UNESCO,OIHP, PAHO, Kızılhaç, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı gözlemcileri DSÖ Anayasasını oluşturmuşlar. Anayasa 22 Temmuz 1946da 61 devletin temsilcisi tarafından imzalanmıştır. Yapısal işlemler 26 ülkenin onayı 7 Nisan 1948de tamamlanmıştır , ilk Genel Direktör olarak da Kanadalı Dr.Brock CHISHOLM seçilmiştir. Halen Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Gro Harlem Brundtland' dır. Türkiye, DSÖ kurulur kurulmaz çalışmalarına katıldı. Türk Hükümeti 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı kanunla DSÖ Anayasasını onaylayarak Örgüte üye olmuştur. 7 Nisan Dünya Sağlık Gününde son yedi yılda sırasıyla şu konulara yer vermiştir: 1994 Yılı: Ağız ve Diş Sağlığı Yılı ; 1995 Yılı: Poliosuz ( Çocuk felci ) bir Dünya Yılı ; 1996 Yılı:Daha İyi Bir Yaşam İçin Sağlıklı Şehirler Yılı ; 1997 Yılı:Nükseden Enfeksiyon Hastalıkları-Global Alarm, Global Yanıt Yılı ; 1998 Yılı: Anne Sağlığı Yılı ; 1999 Yılı:Aktif Yaşlanma İçin Global Hareket Yaşlılar Yılı ; 2000 Yılı:Güvenli Kan Benimle Başlar ; Bu yıl ise 7 Nisan Dünya Sağlık Günü Ruh Sağlığı: Dışlamaya Hayır - Hizmete Evet konusuna tahsis edilmiştir. Bu yılın ana gündem maddesi olarak seçilen ruh sağlığına kısaca değindikten sonra , bazı dünya ülkeleri ile yurdumuzun sağlık verilerini karşılaştırmaya çalışacağım. Ruh sağlığı neden önemlidir , çünkü genel olarak sağlıklı olmanın tarifi hem bedenen ve hem de ruhen iyi ve sağlıklı olmaktır. İçinde bulunduğumuz sıkıntılı dönemde bireysel ve toplumsal ruh sağlığı daha da önemli hale geldi. Yurdumuzun tamamı yaklaşık 2 yıldan beri sarsıcı yaralar aldı , biri geçmeden diğeri başladı. Bu ağır darbeler bize , yapısal , idari , yasal vb. bir çok eksiğimiz yanında çok önemli bir eksiğimizi de gösterdi : Moral ( Ahlaki ) değerlerimizin zayıflamış olduğunu, sosyal örgümüzün adeta çökmekte olduğunu , bir kalabalığı veya topluluğu toplum , millet yapan değerlerimizin eritilerek yok edilmeye çalışıldığını da görmüş olduk. Paramızın üzerinde imzası olan Merkez Bankası Eski Başkanı , henüz başkan iken yüklü miktarda parasını TLden Amerikan Dolarına çevirdi. Bunun krizden hemen önce veya sonra olması önemli değildir. Önemli olan , kullandığımız parada imzası olan kişinin , aşını-ekmeğini yediği memleketin ona kazandırdığı parayı her hangi bir nedenle devletine güvenmeyip başka bir devletin parasına çevirmesidir. Ama çıkıp paranızı TLye yatırın demiştir. Kendilerini yargılatmak için güvenilir bulmadıkları mahkemelerimize içinden çıktıkları milletinin fertlerini yargılatmayı uygun gören bazı vekillerimiz de devletine güvenmemiştir. Çünkü insanlar birbirine güvenmez hale getirilmiştir. İnsanların adalet duyguları köreltilmiş ve nasıl olsa adaletin yerini bulmayacağı inancı yerleştirilmiştir. Özellikle büyük kentlerde yaşayan insanlarımızın yan yana fakat aslında birbirinden uzak , kopuk , habersiz ve ilgisiz yaşadığını , yani zor durumlarda gereken dayanışmanın zayıflığını da görmüş olduk. Sosyal örgümüzün zayıflamış veya zayıflatılmış olması nedeniyle herkes kendi şemsiyesine sığındı ve başkalarını , en yakınlarını bile şemsiyesinin dışına iteledi. Bu duruma basit bir şekilde , ne yapalım , zor , oyunu bozdu deyip geçiştiremeyiz. Nüfusumuzun ve ekonomik değerlerimizin önemli bir kısmını bulunduran İstanbul,İzmit ve çevre yerleşim birimleri , genel darbelere ilave olarak 2 büyük deprem yaşadı.17 Ağustos depremi sonrasında , 150 bin liralık içme suyu bazı uyanık insan müsveddeleri tarafından 1-2 milyon liraya satıldı ; deprem yardımını stoklayanlar ya da satanlar oldu. Ekonomik kriz ve devalüasyon dönemlerinde alacaklısına borcunu vermeyip parasını repo,faiz,dövize yatıranlar nedeniyle işler durdu,yuvalar bozuldu,ocaklar söndü,intihar edenler bile oldu. Yıllarca seçim nutuklarıyla eleştirdiğimiz medeni memleketlerin insanları karşısında aşağılanır hale getirildik. Alay ettiğimiz ve kağıttan aslanlarmış dediğimiz yıkılan Sovyet İmparatorluğunun durumuna düşürüldük. Çünkü , yıllardan beri ilkel politik kaygılarla yaz-boz tahtasına benzetilen öğretim sistemimizi çalıştırırlarken içerisine hiçbir zaman eğitim kavramını eklemediler , insanlarımızı kasıtlı olarak yalnızca istatistik rakamları olarak gördüler. Yıllardan beri insan merkezli,birey merkezli değil de devlet merkezli yönetildik. Bu nedenle biraz sonra sıralayacağım bazı rakamları yorumlarken , rakamlardan çok bunların nedenlerini ve bunları hazırlayanların amaçlarını düşünmek gerekir ; giriş kısmında gereksiz laflar sarfetmemin nedeni bunları hatırlatmaktır , özürlerimi kabul ediniz. Sağlık Bakanlığımızın internet sitesinde günün önemi nedeniyle hazırlanan bir yazıda , ruhsal bozukluğu olan kişileri dışlamamak ve tedaviye cesaretlendirmek için toplum olarak yapabileceklerimiz nelerdir başlığı altında , politika belirleyenler kısmında , Ruh sağlığı sosyal faktörlerden etkilenir; eğitim, iş, yargılama sistemi ve sağlık hizmetlerinin ruh sağlığını iyileştirir düzeyde yapılandırılması için çaba harcamalıdırlar;rehabilitasyon programları dahil ruh sağlığı hizmetlerinin halkın ulaşacağı mekanlara taşımalıdırlar denilmektedir. Burada dar düşünüp de yalnızca şimdiki bakanlığı ve diğer yöneticileri ( Siyasetçi veya bürokrat ) eleştirmek yerine tüm yönetim sistemimizi ve geçmişimizi gözden geçirmeliyiz. Sıkıntılarımızı dile getirirken ve çözüm ararken kendimize düzgün ve net hedefler koymalıyız. Hedeflerimiz milletimizin tamamına yakınının kabul edebileceği ve yararına olmalıdır. Çeşitli kötü niyetli kimselerin malzemesi olarak milletimizi bir bilinmeze , kaosa sürükleyenlerin tuzağına düşmemeliyiz. Sakin ve dikkatli düşünerek hareket etmeliyiz. Bireylerin geleceğe güvenle bakması için gerekli ortamı sağlamak üzere çalışmaları için seçtiğimiz ve bunların tayin ettikleri değerli yöneticilerimizin hatırlamasında yarar var : Ruh sağlığı bozulmuş , geleceğe güveni kalmamış kitleleri yönetmek olanaksızdır. Kişisel ihtirasları bir yana bırakıp milletini düşünüp ülkesi için çalışmanın zamanı gelmiştir ve hatta geç bile kalınmıştır. Daha önce de yazmıştım ; Şeyh Edebali , insanı yaşat ki devlet yaşasın diyerek durumu özetlemiştir. DSÖ RAPORLARI VE ÜLKELERİN KIYASLANMALARI Dünya Sağlık Örgütü ( DSÖ ) (WHO) tarafından, Birleşmiş Milletler' e üye ülkelerdeki sağlık hizmetlerinin düzeyiyle ilgili olarak ilk kez yapılan bir araştırma, dünyada en iyi sağlık hizmetini Fransa'nın verdiğini, Türkiye'nin bu konuda 70. sırada bulunduğunu ortaya çıkardı. Fransa'yı İtalya izlediği belirlenen araştırma, BM üyesi 191 ülkeyi kapsıyor. DSÖ`nün değerlendirmesine göre, ulusal gelirine oranla sağlık alanında en fazla harcama yapan ülke olan ABD, iyi sağlık hizmeti verme konusunda 37. sırada bulunuyor. WHO raporunun ortaya koyduğu çarpıcı gerçeklerden bazıları şöyle: -Tüm dünyada fakirler, yeterli sağlık hizmetinden yararlanamıyor ya da sağlık hizmeti alabilmek için , kendi devletlerine sağlık primi / vergisi ödedikleri halde , ilave olarak kendi ceplerinden harcama yaparak daha fazla fakirleşiyorlar. -Sağlık alanında karaborsa , yolsuzluk , kaynak israfı ve rüşvet hala önlenemedi. -Birçok ülkede doktorlar, hem kamu sektöründe, hem de kendi muayenehanelerinde çalışıyorlar ve bakanlıklar bu duruma göz yumuyor. DSÖ`ne göre bu durum, kamu sektörünün özel muayenehaneleri yasadışı yoldan finanse etmesi anlamına geliyor. -WHO, tüm dünyada sağlık sigortasının mümkün olduğu oranda yaygınlaştırılmasını tavsiye ediyor. -Sanayileşmiş ülkelerde, genelde, sağlık harcamalarının yüzde 25`i hastaların cebinden çıkıyor. Bu oran ABD`de yüzde 56, Hindistan`da yüzde 80`i buluyor. Türkiyedeki durum da Hindistandan çok daha iyi değil. -Pek çok ülkede yoksullar , sağlık hizmetleri için nispi olarak zenginlerden daha fazla harcama yapıyorlar ; çünkü koruyucu sağlık hizmetlerinden yararlanamıyorlar. -WHO araştırmasını 5 temel esasa dayandırdı. Bunlar halkın genel sağlık düzeyi, sağlık alanında karşılaşılan haksızlıklar, hastaların verilen sağlık hizmetinden ne oranda memnun kaldıkları, sağlık hizmetlerinin talebe ne oranda cevap verdiği ve sağlık sisteminin mali yükünün ne şekilde dağıtıldığı yani sağlık hizmetlerinin faturasını kimin ödediği. Rapora göre Akdeniz ülkelerinden Fransa, İtalya ve İspanya`da sağlık hizmetleri, diğer kıta Avrupa`sı ülkelerinden daha gelişmiş durumda. İskandinav ülkeleri arasında ise Norveç birinci sırada bulunuyor. Güney Amerika ülkeleri arasında Kolombiya, Şili, Kosta-Rika ve Küba en iyi sağlık hizmeti veren ülkeler. Asya`da Singapur ve Japonya`da sağlık hizmetleri çok iyi. Pasifik bölgesinde ise Avustralya ve Yeni Zelanda bu açıdan dikkati çekiyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika`da ise Umman, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas`ta yeterli sağlık hizmet veriliyor. Sağlık hizmetleri ve sağlık sigortası açısından yoksullarla zenginler arasında en iyi dengeyi sağlayan ülkenin Kolombiya olduğu belirlendi. Bu ülkede yoksullar sağlık hizmeti almak için yılda 1 dolar harcarsa, zenginler 7.60 dolar harcıyorlar. Bu açıdan dengesizliğin en yaygın olduğu ülkeler arasında Sierra Leone, Brezilya, Çin, Vietnam ve Rusya önde geliyor. Raporda, yılda kişi başına 60 doların altında sağlık harcaması yapan ülkelerde halkın yeterli sağlık hizmeti alamadığı da vurgulandı. Türkiyede yılda kişi başına yapılan sağlık harcaması toplamı 108 dolardır. OECD ortalaması 1828 doları bulmaktadır. Kişi başı sağlık harcaması miktarının ABDde 3708, Almanyada 3036, Norveçte 2848, Fransada 2550, Avusturyada 2225, Hollandada 2150, Danimarkada 2130, İsveçde 2082, İzlandada 2053, Kanadada 1796, İngilterede 1365 dolar olduğu görülmektedir. Sağlık hizmetlerinin finansmanını değerlendirirken kullanılabilecek en önemli göstergelerden birisi genel bütçe içinde Sağlık Bakanlığı payının oranıdır ama tek başına yeterli olamaz. Bu oranın uzun bir dönemdir %3 civarında seyrettiği bilinmektedir. Öte yandan Türkiyede Sağlık Bakanlığının genel bütçeden aldığı pay Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde %5-6yı (en yüksek 1960da) geçememiştir. Oysa Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) Türkiye gibi ülkeler için önerdiği oran %10dur ve DSÖ bu oranı alt sınır olarak görmektedir. Genel bütçeden Sağlık Bakanlığı için ayrılan paya Avrupa ülkeleri için bakıldığında şöyle bir tabloyla karşılaşılmaktadır: Yunanistanda %7, Almanyada %17, Avusturyada %14, Çek Cumhuriyetinde %17, Fransada %16, Hollandada %15, İspanyada %6, Portekizde %9, Romanyada %8. Türkiye kendi gelir grubundaki ülkeler arasında Sağlık Bakanlığına en düşük kaynak ayıran iki ülkeden birisidir. 1998 rakamlarıyla Türkiye ile aynı gelir dilimine yerleştirilebilecek (2500-4000 dolar aralığı) ve haklarında bilgi elde edilebilen toplam 14 ülkenin, Türkiye dışında yalnızca birisinde (Meksika) Sağlık Bakanlığı bütçesinin genel bütçe içindeki payı %3tür. Diğer 12 ülkenin tümünde oran daha yüksektir ve %5 ile %21 arasında değişmektedir, (Örneğin Botsvana ve Brezilyada %5, Kosta Rikada %21, Panamada %18). Bütçedeki pay kadar alınan paraların nereye harcandığı da önemlidir. Gereksiz bina yapımı , usulsüz satın alım , yanlış ve pahalı malzeme ve teknoloji kullanımı , fazladan ve niteliksiz personel kullanımı , standartların ve denetimin olmayışı , neyi niçin yaptığını-istediğini bilmeyen eğitim-öğretim seviyesi yetersiz personel yetiştirme ve çalıştırma konusunda yapılan ısrarcılık , kıt olan kaynakların israfına neden olmaktadır. Almanya ve ABDdeki toplam sağlık harcamaları Türkiyenin toplam GSMHsından daha fazladır. Yani bu ülkelerde yalnızca sağlık hizmetleri için harcanan para miktarı, Türkiyenin toplam gelirinden daha fazladır. Fransada ise sağlık harcaması toplamı, Türkiyenin GSMHsı kadar tutmaktadır. Yani Türkiyenin toplamdaki yasal gelirleri de azdır , yasal gelirler bakımından Türkiye yoksul bir ülkedir , ayrıca kaynak israfı yapılmaktadır. Geliri Türkiyeden daha az olduğu halde sağlıkta çok daha iyi sonuçları elde edebilen ülkeler vardır. Ancak bu ülkeler bu başarıyı ellerindeki kıt kaynağı, sağlık, eğitim gibi sosyal sektörlere yönlendirerek ve iyi planlama ile başarabilmişlerdir. 1998 yılı bütçemizin %40ı aşan bir bölümü,1999 yılında %45in üzerinde , 2001de ise yaklaşık olarak bütçenin üçte ikisi faiz ödemelerine harcanmaktadır. Avrupa ülkeleri içinde çocuk ve bebekleri en çok ölen Türkiyedir. Toplumsal sağlık düzeyini ölçmekte ve uluslararası karşılaştırma yapmakta kullanılan temel gösterge olan çocuk ölüm hızı (ÇÖH) bakımından Türkiyenin durumunun hiç de iç açıcı olmadığı gözlenmektedir. Türkiyede çocuk ölüm hızı binde 47dir. Yani Türkiyede, her yıl, 5 yaşından küçük her bin çocuktan 47si ölmektedir. Aynı rakam Avrupa ülkelerinde binde 5 ile 10 arasında değişmektedir. Komşu ülkeler içinde (Irak dışında) çocuk ve bebekleri en çok ölen ülke Türkiyedir. Kişi başına geliri 1000 doların altında olan Arnavutluk, Azerbaycan, Ermenistan, Makedonya, Gürcistan, Honduras, Kore Demokratik Cumhuriyeti, Moldova, Nikaragua, Solomon Adaları gibi ülkelerde ÇÖH Türkiyeden daha düşüktür. Türkiyenin sahip olduğu kişi başına düşen milli gelir düzeyi dikkate alındığında çocuk ölüm hızının binde 47 değil, yaklaşık binde 30 olması gerekmektedir. Aradaki fark UNICEF tarafından -17 puanlık kötü performans olarak değerlendirilmektedir. Yani Türkiye sağlık göstergesi bakımından kötü performans sergileyen ülkeler arasındadır. Kötü performansın nedeni ise eldeki milli geliri bile gerektiği şekilde kullanamayan yönetim yapısına bağlanmaktadır. Türkiye elindeki geliri insan yararına kullanmayı bilmeyen, insan için kullanmak istemeyen bir ülkedir. SağlıkBakanlığı kaynaklarının yetersizliğine bağlı olarak yataklı tedavi kurumlarının giderek daha fazla bir oranı gelirlerini döner sermayeye dayandırmak zorunda kalmaktadır. Bunun anlamı açıkça, kamu kurumlarındaki hizmetin de daha fazla oranda paralı ve pahalı duruma gelmesi demektir. Bu uygulamanın sağlıktaki eşitsizlikleri artırıcı bir etki yaratması beklenmelidir. 1989 yılında toplam Sağlık Bakanlığı hastanelerinin %58.5i döner sermaye geliri elde ederken 1997 yılında döner sermayeli hastane oranı %74.4e yükselmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin sağlık alanındaki sorunlarıyla ilgili olarak öncelikle yeryüzü genelinde kötü sağlık koşullarının ana nedeninin yoksulluk olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekiyor. Buharada (şimdiki Kazakistan) 9 yüzyıl önce yaşamış olan büyük Türk - İslam hekimi Al Asulinin yazmış olduğu tıbbi farmakopeside hastalıklar iki gruba ayrılmıştır : zenginlerin hastalıkları ve yoksulların hastalıkları. Aradan geçen bunca yüzyıl bu gerçeği değiştirmemiştir; yeni bin yılda zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum giderek artmaktadır. 1996 yılı itibariyle dünyanın en zengin 358 kişisi dünya nüfusunun %45ini oluşturan ülkelerin (2.5 milyar insan) yıllık gelirlerinden daha fazla bir varlığa hükmetmektedir. SAĞLIK VE EĞİTİM-ÖĞRETİM Al Asulinin farmakopesi sinde belirttiği zengin ve yoksul ayrımı , günümüzde sağlık alanında bilginin paylaşılmasında da kendini göstermektedir.Bilgiye ulaşamama ve bilgi yoksulluğu bir ülkenin sağlığının iyi olmasının önündeki en önemli engellerden biri sayılabilir. Yoksulluk kütüphanelerde kendini göstermektedir. ABDdeki bir tıp kütüphanesinde 3000 süreli yayın bulunurken , Kenyada Afrikanın en büyük tıbbi literatür merkezi sayılan Nairobi Üniversitesinde bugün 20 süreli yayın bulunmaktadır; bu sayı 10 yıl önce 300 idi! 1960lı yıllarda Kampalada Albert Cook Tıp Merkezinde 2500 kitap ve dergi aboneliği varken bugün süreli yayın sayısı 40ın altındadır. Birçok kütüphaneye son 10 yılda herhangi bir kitap alınabilmiş değildir, bir çok kütüphanenin bilgisayarı arşiv sistemi, hatta yazışma için pul ödenekleri bile bulunmamaktadır. Bu acı durumun nedeni, kurumların, daha da genelde ülkelerin ekonomik darboğazlarıdır. ABD gibi gelişmiş ülkelerde , çalışmakta olan hekim ve hekim dışı sağlık personelinin her yıl belirli bir eğitim kredi puanı alması , bunun için de mutlaka belirli sayıda konferans,seminer vb. eğitim toplantısına katılması , çeşitli makaleler yazması ve araştırmalara katılması zorunluluğu vardır. Bunların finansmanı da sanıldığı gibi devletin bütçesinden değil , hizmeti alan veya sunan kurumların , ilaç, mal veya malzeme üretip satan kurumların bütçesinden karşılanır. Türkiyedeki öğretim-eğitim durumu ise iç karartıcıdır. İki-üç imza ile 1 haftada bütün sağlık meslek liseleri yüksek okul yapıldı ; Onbaşı İdi Amin in kendini orgeneral ilan etmesi gibi.Meslek içi eğitim çalışmaları ise çoğu sağlık personeli için , ilaç firmalarının dağıttığı ve doğruluğunu ya da yanlışlığını kimsenin bilemediği broşürler ya da bedava dağıtılan ucuz tıp dergileriyle sınırlıdır. Eğitim-öğretim planlaması , mezuniyet sonrası meslek içi eğitim çalışmaları ile ilgili olarak , ulusal ölçüde hazırlanmış bir planımız,programımız,devlet politikamız hiçbir zaman olmadı . Program hazırlayıp uygulamaya çalışanlara ise , bırakın biraz da o eşelensin ,yarın çekip gider biz de rahat ederiz ya da eski köye yeni adet mi? gibi yaklaşımlar gösterildi. Çağdaş bir sağlık eğitim-öğretim yapılanmasının önündeki engel yalnızca devlet kurumları olarak kalmadı . Hazırcılık ve kolaycılığa kapılan tüm kişi ve kuruluşlar niteliksiz insan yetişmesine elbirliğiyle yardımcı oldu. Gelişmiş ülkelerin yayınları kendi sağlık sorunları ve sağlık hedeflerini yansıtmaktadır. Böyle bir bilgi taarruzu yoksul ülkelerde , zaten toplumsal hedeflere pek yönelmeyen sağlık bilincini daha da çarpıtabilmektedir . Buna , reyting amaçlı yazılı ve görsel basında bulunan bazı kötü niyetli kimseler de yardımcı olmaktadırlar. Bu tür davranış gösterenler sığ ve kötü niyetli yaklaşımlarla toplumda hedef saptırmakta ve gündem değiştirmekte maşa olarak kullanılmaktadırlar. Türkiye'de gereksiz yere ve gerekli donanımdan yoksun tıp fakültesi açılmaya devam edilmektedir. Daha da kötüsü hekim sayısının artırılması sağlık sektöründeki sorunların çözüm yolu olarak gösterilmektedir. 1964 yılında 4 olan ülkemizdeki tıp fakültesi sayısı, 1970de 8, 1975te 16, 1989da 24 ve 1998de 47ye yükseldi. Tıp fakültelerinden yılda mezun olan öğrenci sayısı ise yine aynı yıllar sırasıyla 426, 778, 1149, 2200, 3264 ve 4500 oldu. Bu durum tıp fakülteleri arasında eğitim olanakları bakımından önemli farklılıklar yaratmaktadır. Örneğin fakülte kütüphanelerinde öğrenci başına düşen referans kitap sayısı Ankara Tıpta 13, Çukurova Tıpta 14, Dokuz Eylülde 53 iken, Erzurum Atatürk Tıp Fakültesinde 1, Dicle Tıpta 2, Trakya Tıpta 1, Süleyman Demirel Tıp Fakültesinde 0dır. Tıp eğitiminin niteliği doğrudan etkileyen bir konu, öğrenci sayısı ya da kontenjanlardır. Bunun yanısıra, tıp fakültelerinde verilen eğitimin niteliğini etkileyen pek çok başka belirleyici de söz konusudur. Bunlar arasında; Türkiye'nin gereksinimi olan hekim modelinin belirlenmemiş olması ve müfredatın buna göre ayarlanmamış olması. Tıp eğitiminde topluma dayalı ve problem çözmeye yönelik aktif eğitim yöntemlerinin kullanılmamış olması, beceriye dayalı metodoloji yerine teorik eğitim uygulanıyor olması sayılabilir. Tıp eğitiminin yaşam boyu süren bir eğitim olduğu kavramı öğrenciye aktarılamamakta , toplumsal ve psiko-sosyal kavramlarla zenginleştirilmiş dengeli bir müfredat oluşturulamamaktadır. Tıp fakültelerimizde 1. basamağa önem veren bir eğitimin yapılamıyor olmasında topluma dayalı uygulamaların doğrudan öğretildiği eğitim ve araştırma bölgelerinin olmaması da rol oynamaktadır. Tıp öğrencilerinin öğretimlerinin erken döneminde uygulama ile karşılaşmaları ve uygun kimselerden hekimlik becerilerini öğrenmeleri gerekir. Oysa ki Türkiye'de ki tıp fakültelerinde tüm bunları engelleyen bir durum sözkonusudur. Örneğin; tıp fakültesi öğretim üyelerinin tam zamanlı çalışmıyor olmaları önemli bir engeldir. Yanlış organizasyonlar nedeniyle tıp fakülteleri eğitim ve araştırma kurumları olmaktan çok , sıradan hastalıklar için hizmet veren vasıfsız hastaneler haline getirilmektedir. SAĞLIKDA ÖNCELİKLERİN TESPİTİ Ne yazık ki sağlıkla ilgili meslek örgütlerimizin önemli bir kısmı , asli görevleri ve varlık nedenleri olan sağlık konularını bırakıp başka şeylerle , özellikle de siyasetle ilgilendiler. Hem de Türkiyede siyaset yapmak için gidebilecekleri , istediklerinden çok fazla sayıda siyasi örgütlenme ve kuruluş varken. Bu kişi ve kurumlar , bilerek veya bilmeyerek uluslararası yüksek tüketim sisteminin maşası oldular. Yoksul ülkelerin sağlık sektörleri çökmekte ; sağlık hizmetleri hızla plansız , programsız , düzensiz özelleştirilmekte veya yanlış , gereksiz , pahalı harcamalarla kamu sağlık sektörü talan edilmekte ve yolsuzluğun merkezleri haline getirilmektedir. Diğer yandan büyük şehirlerde tam donanımlı, en son teknolojiye sahip büyük tıp merkezleri yoksul ülkelerin elit tabakasına hizmet vermektedir. Çoğu zaman da bunlar , gelişmiş ülkelerin teknoloji çöplüğü halinde denetim ve standart dışı çalışmaktadırlar . Örneğin İstanbuldaki MR ( Magnetik Rezonans ) görüntüleme merkezi sayısı , tüm Almanyadakinden daha fazladır. Çok belirgin bir şekilde kaynak israfı yapılmaktadır , hem de bunlara plansız bir şekilde izin verdikleri için izni veren devlet kurumlarının yardımıyla. Üstelik temiz içme suyu ve yeterli beslenmenin sağlanması, çocuk ve kadın sağlığı gibi koruyucu yani temel sağlık hizmetleri için ayrılan bütçeler giderek zorunlu kesintilere uğratılmaktadır. Çünkü , görünmeyen alt yapı benzeri yatırımlar yerine , görünen ve halkın ruhunu okşayan yatırımlar ve söylemlerle daha kolay oy toplanmaktadır. Global ekonomik sistemin bir dayatması olan bu eğilim , ne için kullanıldığı bile tam olarak bilinmeyen bir çeşit teknoloji kullanımını artırmakta , ancak gelişmekte olan , yani geri kalmış dünyanın sorunlarına çözüm getirmemektedir. Türkiyede sağlığın korunmasına verilen önem en fazla %1dir. Kısıtlı sağlık bütçemizin %99luk kısım tedavi edici sağlık hizmetlerine yönelmektedir , koruyucu sağlık hizmetlerine ise Sağlık Bakanlığı bütçesinin yalnızca % 1i ayrılmaktadır. Türkiyede bulaşıcı hastalıkların, aşıyla korunabilir hastalıkların sıklığı, nüfus artış hızının yüksekliği dikkate alınırsa, bu durumun oldukça vahim bir tablo olduğu anlaşılır. Söz konusu tablodaki diğer bir olumsuzluk, koruyucu sağlık hizmetlerine yapılan harcamanın oranlarının yıllar içinde azalmasıdır. 1994/95 için ayaktan tedavi edici hizmetlerin payı %16, yataklı tedavi hizmetlerinin payı %30 artarken, koruyucu sağlık hizmetlerinin payı %3 artabilmiştir. 1995/96 için ayaktan tedavi hizmetlerinin payındaki artış %21, yataklı tedavi hizmetlerinin payındaki artış %19 gerçekleşirken, koruyucu sağlık hizmetlerinin payı %10 artabilmiştir. Sonuç olarak koruyucu sağlık hizmetlerinin toplam sağlık harcamaları içindeki payı 1992de %2.2 iken, 1996 sonunda %0.9a gerilemiştir. Dolar üzerinden miktar olarak ele alındığında da durum son derece olumsuzdur. Kişi başı yıllık koruyucu sağlık harcaması tutarı 1992de 2.2; 1994 ve 1996da 0.9 dolardır. Bu durumun en önemli nedenleri arasında , nitelikli sağlık personeli yetiştirilmemiş olması ve bu durumu kendi çıkarları için körükleyen , teşvik eden , çeşitli malzeme,ilaç,teknoloji üreten ve pazarlayan uluslar arası firmaların tüketimi teşvik edici yaklaşımlarıdır. Sağlık ocağı başına düşen nüfus açısından en iyi durumdaki bölge Karadeniz, en kötü durumdaki bölge ise Marmara bölgesidir. 1990-96 döneminde Marmara ve Akdeniz bölgelerinin gelişme hızı en yüksektir. Gelişme hızı açısından en kötü durumdaki bölgeler ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleridir. Sağlık ocağı başına nüfus bakımından en iyi durumdaki üç il sırasıyla Gaziantep (3144 kişi), Aksaray (3513 kişi) ve Ardahan (4490 kişi) iken; en kötü durumdaki üç il İstanbul (51025 kişi), Ankara (23576 kişi) ve Urfa (21317 kişi)dır. Üç büyük ilin ve özellikle de İstanbulun sağlık ocaklarının durumu bakımından Türkiye içinde ayrı bir konumu bulunmaktadır. 1990 yılı için de İstanbul (90237 kişi), Ankara (31121 kişi) ve İzmir (21909 kişi) sağlık ocağı başına düşen nüfus açısından en kötü durumdaki illerdir. Türkiyede toplam sağlık harcamalarının hemen tamamı tedavi edici sağlık hizmetlerine yapılsa da, bu tedavi edici kurumların/hastanelerin yeterliliği anlamına gelmemektedir. Nitekim 10 bin kişiye düşen hasta yatağı sayısı ABDde 53, Almanyada 87, Arjantinde 48, Avusturyada 108, Belçikada 83, Brezilyada 35, Danimarkada 57, Fransada 93, İngilterede 63, Özbekistanda 124, Rusyada 138, Türkmenistanda 113, Yunanistanda 51 ve Dünya ortalaması 36; iken Türkiyede yalnızca 25.7dir. 1997 yılı için 10 bin kişiye düşen yatak sayısı Adanada 24.3, Ankarada 22.9, Antalyada 39.9, Bursada 20.5, Balıkesirde 22.7, İstanbulda 35.2, İzmirde 29.1 iken Adıyamanda 8.5, Ağrıda 5.3, Gümüşhanede 20.9, Hakkaride 7.1, Siirtte 9.6, Şırnakta 6.9. Mardinde 7.3tür. DÜNYAYI YÖNETENLERİN SAĞLIĞA BAKIŞI Günümüzdeki bunca zenginliğe karşın , yeryüzünde herhangi bir zamanda olduğundan daha fazla açlık ve yoksulluk vardır. Asya, Afrika, Güney Amerika ve Karayipler nüfusunun üçte biri üretken bir yaşam sürdürebilmek için gereken düzeyin çok altında beslenmektedir. Diğer yandan dünya nüfusunun %21ini oluşturan gelişmiş ülkeler dünya üzerindeki toplam üretimin %85ine; en yoksul kesimse %1.4üne sahiptir ve yoksullara dünya ticaretinden sadece % 0.9 gibi bir pay düşmektedir. Birleşmiş Milletler raporuna göre 1960dan 1990a kişi başına gelir yoksul ülkelerde 4 kat artarken zengin ülkelerde 8 kat artmış; zenginlerin kişi başına düşen gelirleri yoksulların 60 katına ulaşmıştır. 1996 rakamlarına göre 174 ülkenin 89u ekonomik açıdan 1960lı yıllara oranla daha kötü durumdadır. Bilim ve teknoloji, yoksulluğu yenmek için umutlar vaad etse de bu konuda iyimser olmak pek mümkün değil. 1970li yıllarda bilim adamı sayısındaki artış oranı gelişmiş ülkelerde milyonda 632 iken bu oran gelişmekte olan ülkelerde 42 idi. Daha da çarpıcı olanı, tüm dünyada sağlık için harcanan 55 milyar ABD dolarının sadece %10u yoksul ülkelerin gereksinimlerine yönelik harcanmıştır ki bu ülkelerde potansiyel insan ömrünün %90ı , anne-bebek ölümü , yeni doğan ölümü , önemsiz hastalıklardan ve salgınlardan ölüm , ortalama yaşam süresinin kısalığı gibi nedenlerle yitirilmektedir. Temel sorun zenginlik ve yoksulluk sorunudur ; Türkiye gibi memleketlerde buna ilave daha önemli sorun ise yolsuzluk , plansızlık ve önceliklerin yanlış tespit edilmesidir.Bu nedenle daha adil bir dünya sistemi gerekmektedir. Oysa ilginçtir , bugün demokrasi havarisi geçinen zengin ülkelerin kurmuş oldukları modern sömürge sistemi ( = yeni dünya düzeni ) ile yoksul dünyadan Avrupa ve Kuzey Amerikaya kaynak aktarımı devam etmektedir. Bugün zengin dünyanın yoksullara yardım elini uzatma çabaları Tolstoyun yüzyıl önce Rusyadaki serflerin (Köle, Kentten Medeniyete giren toplumun alt-sınıfı, Serf, Orta Barbarlıktan Medeniyete giren toplumun alt-sınıfı olmuştur. ) durumuyla ilgili yazdıklarını çağrıştırmaktadır:...bir adamın sırtına binmişim ve boğazını sıkıyorum. Aynı zamanda kendime ve başkalarına onun için ne kadar üzüldüğümü ve her türlü yardımı yapmaya hazır olduğumu söylüyorum. Bir şey hariç:Sırtından inmek!;(1886). Yeni bin yılda yoksul dünyadan zengin dünyaya kaynak aktarımının sonlandırılması, yani modern sömürgeciliğin batı ülkeleri tarafından bitirilmesi gerekmektedir. Buna kendimizden bir örnek : Türkiye, DSÖ ' ne yılda 1 milyon 740 bin dolar aidat ödediği halde , 2 yılda bir 200 bin dolar yardım alıyor ; alınan yardım, bizim verdiğimizin faizi bile değil . Bir başka önemli örnek , OECD bünyesinde 1995 yılından beri sürdürülen MAI (Multilateral Agrement on Investment) "Çok Taraflı Yatırım Anlaşması"(ÇTYA) dır. Bu anlaşma görüşmeleri dünya kamuoyundan uzun süre gizli olarak yürütüldü ve 1998 başlarında önce Fransız sanatçıları tarafından kamuoyuna sızdırıldı. Bir çeşit ticaret ve yatırım amaçlı anlaşmadır ve içeriği çok ilginçtir: -Öncelikle , OECD bünyesinde 1995 yılından beri sürdürülen anlaşma görüşmeleri dünya kamuoyundan uzun bir süre gizlenmiştir. Görüşmelerin gizli yürütülmesi kötü niyetli olmak ve ulus devlet yasalarını ihlal anlamına gelmektedir . Bir bakıma devletlerin dayandığı millet kavramı yok edilerek , hayatın başı ve sonu , varoluşun amacı yalnızca paraya dayandırılmak istenmektedir. - Bu anlaşma ile ulus devletlerin rolü ve işlevleri bozulmak istenmektedir. -Yasama ve yargı gibi önemli yetkiler bu anlaşma ile devletlerin elinden alınarak, uluslararası şirketlere devletlerin koyduğu kurallara uymama hakkı verilmek istenmektedir. -Anlaşmanın imzalanması durumunda , ulus hükümetleri MAI ile çelişecek hiçbir yasayı çıkaramayacaklar ve 5 yıl süre ile anlaşmadan çıkamayacaklar, çıktıktan sonra da 15 yıl anlaşma hükümlerine bağlı kalacaklardır. -Ulus devletlerin sermaye akışını ve uluslararası ticaretini kontrol etmek amacıyla aldığı koruma önlemleri de MAI ile ortadan kaldırılmak istenmektedir. -MAI anlaşması çerçevesinde yapılacak yeni yatırımlar ve uluslararası şirketlerin mevcut yatırımları, sözleşmelilerinin haklarını , fikri mülkiyet haklarını ( bilim, kültür, sanat vb.) para ve ifa cinsinden hak edişlerini (müteahhitlik hizmetleri vb.) gayrımenkullerini ve devlet imtiyazları ile lisanslarını (doğal kaynakları kullanma ve devlet ihalelerine girme hakkı gibi) kapsamaktadır. -Anlaşma , yatırımcıların ve kilit personellerinin ( yöneticiler ve uzmanlar ) ev sahibi ülkeye kısıtsız girme ve çalışma izni almasını öngörmektedir. -Yatırımlardan sağlanan gelirin transferi üzerinde bütün engeller kaldırılmak istenmektedir. -MAI , ulus devletlerin yabancı direkt yatırımlar konusunda varolan performans kriterlerinin (teknoloji transferi , ithalat ihracat arasındaki ilişki , ülke içinde belli bir üretim , yatırım , satış , istihdam ya da Araştırma-Geliştirme düzeyine ulaşma, ülke yurttaşlarının belli bir düzeyde işe alınması vb.) aranmamasını şart koşmaktadır. -Anlaşma ile madencilik, ulaşım gibi sektörler de dahil olmak üzere tüm sektörlerin , kuralları onlar tarafından belirlenecek şekilde yabancı sermayeye açılması öngörülmektedir. -MAI hükümleri ile çelişen tüm çevre standartlarının engellenmesi ve yatırıma açık tüm ülkelerin çevre standartlarının düzeyinin düşürülmesi amaçlanmaktadır. MAI (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması), ülkemiz sağlık hizmetlerindeki olumsuzlukların giderilmeye uğraşıldığı bir dönemde gündemimize girmektedir. Sağlığa ayrılan kaynaklarımız kısıtlı ve hizmet sunumumuz yetersizdir. Bizim isteğimiz ve bilgimiz dışında planlandığı taktirde yabancı sermaye çok büyük bir ihtimalle kazancı yüksek alanlara yatırım yapacaktır. Uluslararası sermayenin, kendi milletimizin , yurdumuzun şartlarına uygun bir şekilde koruyucu hekimliğe , doktor ve diğer sağlık çalışanlarının eğitimine yeterli ve istekli katkısı beklenemez. Dünya Sağlık Örgütünün Türkiyeye yaptığı yardımın ne kadar az olduğu ortadadır. Tıpkı son zamanlardaki , yardım edeceğim ama şunları da yaparsan yaklaşımında olduğu gibi. Ülke kaynaklarının, kamu planlaması ve denetimi yoluyla vatandaş yararına kullanılması yerine, MAI destekli uluslararası özel sisteme devredilmesi, ülke çıkarları ile bağdaşamaz. MAI , ülkemizde sağlık alanındaki yanlış yapılanmayı destekleyecek ve dışa bağımlılığı,yabancı sömürüyü daha da arttıracaktır. Görüldüğü gibi,vaadedilen cennet olarak önümüze konulan yeni dünya düzeni çok da masum değildir ve dikkatle incelenmeden kararlar verilmemelidir. Çünkü temel hedefleri , Türkiyenin sorunlarının çözümü değil , kazançlarının artmasıdır , ilave olarak Türkiyenin sorunları da çözülürse daha iyi olur düşüncesi hakimdir. Durum böyleyse ve meseleye sadece ticaret olarak bakıyorlarsa , biz de kendi kazanacaklarımıza ve kaybedeceklerimize bakarak , ülke çıkarlarını gözeterek karar vermeliyiz. Bunu yapması gerekenler sade vatandaşlar değil memleketi yönetenlerdir. Biz vatandaşlar da akılcı ve serinkanlı bir şekilde yönetenleri denetleme görevimizi yerine getirmeliyiz. Türkiye sağlık sektörü için gerçekçi ve samimi bir planlamaya ihtiyaç vardır. Böyle bir faaliyet , eğitimden standardizasyona , finansmandan denetime tüm alanları kapsamalı ve Türkiyenin şu an içinde bulunduğu durumu, sahip olduğu kaynakları, hedeflerini dikkate almalıdır. Bunun için de öncelikle hedef belirlenmesi gerekir.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
AIDS
1 Aralık Dünya AIDS günü nedeniyle , çağın vebası olarak adlandırılan bu hastalığa dikkatlerimizi yeniden çekebilmek için bu yazıyı hazırlamaya çalıştım. AIDS , HIV virüsünün bağışıklık sistemini zayıf hale getirmesinden sonra ortaya çıkan hastalıktır. ( AIDS , Acquired Immunodeficiency Syndrome - Edinilmiş Bağışıklık Yetersizliği Sendromu - kelimelerinin kısaltmasıdır. ). İlk defa 1981 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde bir gurup homoseksüel erkekte ve Haitiden gelen göçmenlerde AIDS tanımlanmıştır. 1983 yılında AIDS e neden olan virüs HIV (İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü) bulunmuştur. Ülkemizde ilk defa 1985 yılında bir AIDS vakası ve bir taşıyıcı olduğu bildirilmiştir. Ülkemizde Aralık 2000 verilerine göre 1141 HIV/AIDS vakası vardır. Bunların 364ü AIDS basamağına ulaşmış, 777 kişi ise taşıyıcıdır. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) Aralık 2000 verilerine göre dünyada 36.1 milyon HIV ile enfekte kişi olduğunu ve epideminin başından beri 21.8 milyon kişinin de hayatını bu hastalıktan kaybettiği bildirmektedir. Bugün ise Kenya nüfusunun yaklaşık % 20 sinin taşıyıcı olduğu bilinmektedir. Hastalığın boyutları korkunçtur , ciddiye alınması gerekir.
AIDS , ölümle sonuçlanan mikrobik bir hastalıktır. Bu mikrop ( HIV virüsü ) bulaştıktan sonra , bağışıklık sistemini bozarak , insanın birçok hastalığa karşı kendini koruyamamasına sebep olur. Ancak , hastalık belirtileri hemen ortaya çıkmaz. Zamanla vücudun savunma sistemi yavaş yavaş ortadan kalkar ve ortalama 10 yıl sonra , çeşitli hastalık belirtileri görülmeye başlar. AIDS hastalığı ortaya çıksın, çıkmasın , mikrobu taşıyan kişiler başkalarına bulaştırabilirler. Bu virüs vücudun savunma gücünü zayıflatmakta , yıkmakta ve normal koşullarda tedavi edilebilen hastalıklar , savunma gücü yetersiz kaldığından tedavi edilememektedir.
AIDS bulaşıcı ve ölümcül bir hastalıktan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Salgın sonucu korku yaşanmaktadır. Zaman zaman önyargılı hareket edilmekte , toplumsal kaygılar AIDS li kişilere yönelik ayrımcılığa yol açmaktadır. Kültürlere göre farklılaşmasına rağmen , bu durum hemen hemen her toplumda görülmektedir. HIV enfeksiyonuna ilişkin damgalamada pek çok faktörün katkısı vardır. Bulaşma yolları hakkında yanlış bilgilenme , HIV bulaşmasında önemli olan cinsel kuralsızlıklar , sapkınlıklar ve damar-içi uyuşturucu madde kullanımı gibi toplumların genelini rahatsız eden davranışların varlığı , hastalık ve ölümle ilgili korkular nedeniyle AIDS e toplumların bakışı sertleşmekte , böylece hastalar da hastalıklarını gizlemeyi tercih etmektedirler. Bu tercih hastalığın toplum içinde hissedilmeden ve hızla yayılmasına neden olmaktadır. Toplumsal değerleri ve düşünceleri değiştirmek gibi zor yöntemler yerine , hastaların kolayca ulaşarak tetkik ve tedavilerini yaptırabilecekleri mekanizmaları kurmak daha yararlı olur. En faydalı hareket ise AIDS den korunmak ve tüm topluma korunmayı öğretmektir.
Bir insanda AIDS mikrobu olduğunu belli edecek net bir işaret yoktur. Kişinin kendi kendine tanı koyması da mümkün değildir. Kesin tanı ancak kan muayenesi ile konulur. AIDS' in kesin tedavisi yoktur ve henüz koruyucu bir aşı bulunamamıştır.
Mikrop , kişiden kişiye 3 yol ile geçebilmektedir : Cinsel ilişki yoluyla , kan yoluyla ve anneden bebeğine.
AIDS' ten korunmak için şu önlemler alınmalıdır : Mikrobu taşıyıp , taşımadığı bilinmeyen kişi ile girilen cinsel ilişkilerde kondom (prezervatif) kullanılmalıdır. Kontrol edilmemiş kan ve kan ürünleri kesinlikle kullanılmamalıdır. Her hangi bir tıbbi uygulama , pansuman , enjeksiyon , cerrahi girişim , ameliyat , diş tedavisi , saç veya sakal tıraşı , manikür , pedikür , epilasyon , dövme yapılan ortamlarda , bu işlemleri yapan da yaptıran da titiz ve dikkatli olmalı sterilizasyon kurallarına uyulmalıdır. Şırınga , iğne , jilet gibi her türlü delici ve kesici alet , başkaları ile paylaşılmamalıdır. Çiftler evlilik ve hamilelik öncesinde AIDS testi yaptırmalıdır.
AIDS mikrobu vücut dışında yaşayamayan çok dayanıksız bir virüstür ve dış ortamda kısa sürede ölür. Bu yüzden el sıkışma , sarılma , dokunma , aynı tabaktan yemek yeme ile , tuvalet ve banyolardan geçme tehlikesi yoktur. Ancak tabidir ki normal alışılageldik şekillerde yapılırsa. Örneğin vücut salgıları veya kanları birbirine karışacak şekilde sarılmak , dokunmak tehlikeli olabilir. Kucaklama, okşama, sarılma, zedeleyici olmayan öpüşmeler ile AIDS bulaşmaz. Günümüzde AIDS' in yayılmasında bir numaralı bulaşma yolu cinsel ilişkidir. Aynı şekilde ülkemizde de AIDS vaka ve taşıyıcılarının büyük bir çoğunluğunda mikrobun cinsel ilişki yoluyla bulaştığı kesin olarak belirlenmiştir. Bu yolla bulaşmanın engellenmesinde tek çözüm , herkesin "Güvenli Cinsel Davranışlar"ı benimsemesidir. Bunun için her iki eş karşılıklı tek eşlilik davranışı içerisinde olmalıdır. Bunun yanında cinsel ilişki ile bulaşmanın önlenmesinde bugün için bilinen yolun, ilişkilerde kondom kullanılması olduğu daima akılda tutulmalıdır.
Mikrobu almış kişiden alınan , kan, kan ürünleri, organ, doku ve spermin başkasına verilmesiyle virüs bulaşabilir. Buna bağlı olarak , kan nakline yoğun olarak ihtiyaç gösteren kişiler normal nüfusa kıyasla daha fazla risk altında kabul edilirler. Kan yoluyla bulaşmanın diğer bir biçimi de , sterilize edilmemiş yani mikroptan arındırılmamış , iğne , enjektör , makas , jilet gibi diğer delici-kesici aletlerin kullanılması ile olan bulaşmalardır. Damardan uyuşturucu kullananlar kendi aralarında ortak iğne , enjektör kullanmalarına bağlı olarak , en fazla risk altındaki guruplar arasında yer almaktadır. Kan veya doku nakli yoluyla bulaşmanın önlenmesi için , öncelikle tüm kan ve kan ürünleri ile organ , doku , sperm vs. veren kişilerin uygun testlerle taranması gerekir. Mikropla bulaşmış veya kontrolü yapılmamış kan ve kan ürünleri hiçbir şekilde kullanılmaz. Kan yolu ile bulaşmanın tamamen önlenebilmesi için , mikrop taşıyan iğne , şırınga ve kesici aletlerle bulaşmaların da önlenmesi gerekir. Uyuşturucu bağımlılığı olan ve ortak enjektör kullanımı nedeniyle mikrobu alan kişiler ise hem Avrupa ülkelerinde hem de ülkemizde ne yazık ki artmaktadır. Tıbbi uygulamalarda tek kullanımlık iğne , şırınga ve malzeme kullanılmalı ya da bunlar sterilize veya dezenfekte edilmeden kullanılmamalıdır. Ortak jilet kullanımından kaçınmalı , makas , kesici delici tırnak bakım malzemelerinin steril olduğundan emin olmadan kullanılmalarına izin vermemelidirler. Bu aletlerin 20 dakika kaynatılması veya çamaşır suyunda bekletilmeleri ile AIDS mikrobunun etkisiz hale getirilmesi kolayca mümkün olabilmektedir.
Mikrobu almış olan anne , bebeğine bulaştırabilir. AIDS mikrobu , hamilelik esnasında , doğum sırasında veya anne sütü ile bebeğe geçebilir. Anneden bebeğe bulaşma oranı kesin olarak bilinmemekte , % 30 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Anneden bebeğine bulaşmayı en erken devrede tanımlamak ve gerekli önlemleri alabilmek için gebelik öncesi AIDS tarama testleri yaptırılmalıdır. Mikrobu aldığı bilinen kadın için önerilebilecek tek yol hamilelikten kaçınmaktır. Çünkü doğacak bebeğin AIDS' e yakalanma olasılığının yanısıra , öksüz ve yetim kalma ihtimali de düşünülmelidir. Gebelik oluştuktan sonra nihai karar aileye ait olmak üzere gebelik sonlandırılabilir.
Uyuşturucu madde alkol bağımlılığı AIDS için çok ciddi bir risk faktörüdür. Damar yolu ile uyuşturucu kullananlarda AIDS' e sık rastlanılmaktadır. Uyuşturucu bağımlıları , damar yolu ile uyuşturucu kullanırken sıklıkla başkası tarafından da kullanılmış , kirli enjektörleri defalarca kullanmaktadırlar. Kirli ve kullanılmış enjektörler AIDS mikrobunun bağımlılar arasında hızla yayılmasına neden olmaktadır. Buna ilaveten uyuşturucu veya alkol alışkanlığı olanlarda kontrolsüz ve korunmasız cinsel ilişkiler yaygın olarak görülmektedir. Bu ilişkiler de AIDS' in yayılmasına neden olmaktadır.
AIDS' in kesin tanısı laboratuvar tetkikleri ile konulur. En fazla kullanılan tanı yöntemi , tarama testleri ile kanda antikor tayinidir. Antikor , mikroba karşı vücudun geliştirdiği maddelere denilir ve bunlar mikrop girdikten ortalama 3 ay sonra oluşurlar. Bu süre 6 haftadan 1 yıla kadar değişebilmektedir. Dolayısı ile mikrobu aldıktan hemen sonra yapılan testler doğru sonuç vermeyebilir. Bu nedenle riskli davranışta bulunan kişinin durumu en erken 3 ay sonra belli olabilir. İlk tarama testleri ile pozitif bulunan tüm örnekler mutlaka daha ileri teknik gerektiren doğrulama testi ile incelenir. Çünkü başka nedenlere bağlı olarak hatalı pozitiflik görülebilmektedir. Doğrulama testi ile tekrar pozitif bulunan kişi AIDS mikrobu ile karşılaşmış demektir. Tarama testleri devlet hastanelerinde , halk sağlığı laboratuarlarında , özel hastane ve laboratuarlarda , Kızılay kan merkezlerinde , üniversite hastanelerinde yapılmakta olan kolay ve ucuz testlerdir.
AIDS tedavisinde iki yaklaşım vardır. Birincisi AIDS mikrobunun kendisine yönelik yaklaşımlar, ikincisi AIDS' e bağlı olarak ortaya çıkan hastalıkların tedavisi.
AIDS mikrobuna karşı bugüne kadar kesin etkili bir yöntem bulunamamıştır. Ancak, son yıllarda kaydedilen gelişmeler umut vermektedir. Hastalığın mümkün olduğunca erken tanımlanması ve sonra birden fazla ilacın bir arada kullanıldığı tedavi şemaları ile hastalık belirtilerinin ortaya çıkışı geciktirilebilmekte ve hastanın yaşam süresi uzatılabilmektedir. Bunlar hatalı kullanıldıklarında zehir etkisi olabilecek ilaçlardır ve yalnız hekim kontrolünde kullanılmalıdır.
İkinci yaklaşım ise , AIDS mikrobunun vücudun bağışıklık sistemini hasara uğratması neticesinde ortaya çıkan verem , mantar ve benzeri diğer hastalıkları bilinen yollarla tedavi etmektir. Kişide gelişen hastalık tablosuna göre , antibiyotikler , mantar ilaçları , radyoterapi , kemoterapi ve cerrahi tedavi yöntemleri kullanılmaktadır.
Hastanın diğer bir bulaşıcı hastalığı yoksa ve kendi sağlığı gerektirmedikçe , ayrı bölümlerde bulundurulmasına gerek yoktur. Genel bir kural olarak , hastalığı ne olursa olsun , her hastaya mümkün olduğunca cesaret ve umut vermek gerekir. Buna özellikle ihtiyacı olan AIDS hastaları , doktoruna , yakınlarına ve arkadaşlarına güven duygusunu kaybetmemeli ve olabildiği ölçüde normal yaşantı ve ilişkilerini sürdürmelidirler. AIDS' e yakalananlarda başlangıçta kabullenememe ve isyan duyguları ortaya çıkabilir , bunu yalnızlık , toplum tarafından dışlanma hissi , umutsuzluk ve çaresizlik duyguları izler. Kişi ruhsal olarak çökkünlüğe girebilir. Uykusuzluk , iştah bozukluğu , zayıflama , unutkanlık , çabuk yorulma , halsizlik , umutsuzluk , çaresizlik duyguları ruhsal çöküntü belirtisi olabilir. Bu durum tedavi edilebilir ancak kişi bu duyguları kaderi olarak değerlendirip , yardım istemeyebilir. Bu durum ilerlerse hasta , kasıtlı olarak hastalığını gizleme ve başkalarına bulaştırma , çevresinden ve toplumdan intikam alma gibi yanlış bir yola da girebilir. Oysa , ruhsal destek ve tedaviler, hastanın yaşama daha umutla sarılmasını ve mücadele için kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. AIDS 'e yakalananlar çekinmeden psikiyatri uzmanına başvurmalı ve duygularını paylaşmalıdırlar. Böylelikle hastaya , kendisine gerek kendi sağlığını koruması , gerekse başkalarına bulaştırmaması için nasıl davranması gerektiği konusunda da bilgi verilmiş olacaktır.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
VEREMLE SAVAŞ HAFTASI
1-7 Ocak Veremle Savaş ve Eğitim Haftası olarak kabul edilmiştir. Verem ( Tüberküloz ,TB , tbc ) , Mycobacterium Tuberculosis mikrobunun bulaşması ile oluşan öldürücü bir hastalıktır. Verem genellikle akciğerlere saldırarak , "Akciğer Veremi" olarak bilinen duruma neden olur. Bağışıklık sistemi hücreleri , savaşmalarına rağmen , mikropların tamamını genellikle öldüremez. Basiller akciğerlerde boşluklar ( yaralar ) oluşmasına sebep olur. Verem , omurga , kalça kemikleri , lenf düğümleri , barsaklar ve hemen hemen bütün vücudu etkiler.
Verem ülkemizde yeniden yaygınlaşmaya başlayan bir hastalıktır. Verem mikrobunun keşfedilmesinin üzerinden 100 , mikrobu öldüren etkili ilaçların bulunmasının üzerinden ise yaklaşık 50 yıl geçti. Ancak geliştirilen tüm tedavi yöntemlerine karşın verem dünyanın birçok ülkesinde yeniden hortladı. Eğer acil önlemler alınmazsa ve 1950'li yıllarda başlayıp 1970'lerde sona eren verem savaşı tekrar diriltilmezse bütün dünyayı ciddi bir şekilde tehdit edecek. Yurdumuzda ve birçok ülkede veremin yaygınlığı ve bu nedenle ölümler azalmışken , 1992lerden sonra birçok ülkede yeniden hastalığın arttığı görülmüştür. Ayrıca ilaçlara dirençli olanların sayıları da giderek artmaktadır. Bu gelişmeler nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü , bu konuda tüm ülkeleri uyarmaktadır. Halen , dünya nüfusunun üçte biri olan 1.9 milyar insana verem mikrobu bulaşmıştır. Günün her saniyesi , yeni bir kişiye verem mikrobu bulaşmakta , yılda 2-3 milyon kişinin de bu hastalıktan ölmektedir. 1. kuşak tüberküloz ilaçlarına karşı direnç kazanmış veremli hasta sayısı artmaktadır.
Tüberküloz , geri kalmış ve fakir ülkelerin sorunuydu. Açlık , eğitimsizlik , kötü yaşam koşulları , doktora ulaşamama gibi sorunları olan ülkelerde bu hastalık halen devam ediyor. AIDS hastalarının neredeyse üçte birinde verem görülmeye başladı. AIDS' liler tüberküloz için bir kaynak teşkil etti. İşte bundan sonra , tüberküloz gelişmiş ülkelere de yayılmaya başladı. Hem de ilaca dirençli verem olarak.
Ülkemizde , verem savaşında bazı yeni önlemlerin alınması gerekmektedir. Tüberküloz için Türkiye'de bir başıboşluk söz konusu. Tüberküloz hangi sağlık sektörünün sorumluluğunda? Ortada bir kargaşa var. Bugün Türkiye'deki en büyük sorunumuz korunmada ve tedavideki kargaşadır. Bizim harcadığımız paranın onda biriyle tüberküloz tedavi edilebilir. Tamamen koordinasyon eksikliği ve uzun vadeli sağlık politikalarımızın yetersizliğinden dolayı , daha fazla para harcıyoruz ama buna rağmen hastalığı veremi yok edemiyoruz. Sudan' da savaş ve açlığın olduğu , ulaşımın zor olduğu dönemde , Ruanda da , cesetlerin nehirlerde yüzdüğü iç savaş günlerinde tüberküloz meselesi çözüldü. Biz , bütün bu ülkelerden çok daha iyi ekonomik , sosyal ve tıbbi şartlara sahibiz. 1970'lerde bu hastalığın bittiğini zannederek yetkililer Verem Savaş Müdürlüğü'nü kapatıp , gevşemişler. İşte ne olduysa bundan sonra olmuş ve hastalık tekrar tırmanmıştır.
Verem savaşında tüm dünyanın düştüğü en büyük yanlışlık , ilaçlarla yok edilebilecek bu hastalığın , yanlışlıklar nedeniyle dirençli kılınması oldu. Verilmesi gereken 3'lü veya 4'lü ilaç tedavisinin yerine 2'li ilaç verilerek verem mikrobunun direnç geliştirmesi sağlandı. Tüberküloza bu yüzyılın ikinci yarısından itibaren modası geçmiş bir hastalık gözüyle bakılması , tıp fakültelerinde daha az önem verilmesine neden oldu. Tüberkülozu tarihe gömen ABD'de bir hekim , tüberküloz hastası gördüğü zaman ne yapacağını bilemiyor. Çünkü hastalık hakkında bilgisi yok , nasıl tedavi edeceğinden habersiz. Bu nedenle hastalığı tanımadan tedaviye kalkışırsa , mikrobun ilaca direnç geliştirmesine neden oluşur. Türkiye'de ise en büyük sorun hastalar. Bu mikrobik hastalığın tedavi süresinin en az 6-9 ay olduğunu unutan veya gözardı eden hastalar , tedaviyi erken kesebilme cesaretini gösteriyor. Eğer bir hastaya , ilaca dirençli tüberküloz tanısı konuyorsa , geriye yapacak pek bir şey kalmıyor.
Verem , haşereler , kan ürünleri veya su ile değil , insanlar vasıtası ile yayılır. Verem AİDSin aksine , soğuk algınlığı gibi hava yoluyla ve nispeten günlük , sıradan temaslar ile yayılır. Hastalığı , sadece akciğer veremi olan kişiler yayabilir. Bu kişiler öksürdüğünde , hapşırdığında, konuştuğunda , şarkı söylediğinde veya tükürdüğünde , akciğerlerin içindeki basiller saatlerce asılı kalabildikleri havaya atılırlar. Ayrıca , düşük ihtimal de olsa verem mikrobu taşıyan hayvan sütleri ile de bulaşabilir. Sütü iyi pişirmek gerekir. Başka bir kişinin havaya öksürdüğü verem mikroplarının solunumla , akciğerlere solunması ile devam olunur. Genellikle uzun süreli maruz kalma gerekmesine rağmen, içinde sadece bir verem mikrobu bulunan tek bir solunum hayatınız boyunca size hastalığı bulaştırabilir. Verem hastalığı olan bir kişinin aile üyeleri , birlikte çalışılan kişiler ve arkadaşları hastalığın bulaşması açısından en büyük risktedirler.
Verem mikrobuna bağışıklık sistemlerinin engel olması sebebiyle, mikrop bulaşan çoğu insan hastalanmaz. Verem mikrobu alan insanların sonradan sadece %5- %10u hasta olabilirler. Bilim adamları , verem mikrobu alan insanların bazılarının hasta olurken diğerlerinin niçin hasta olmamalarının nedenleri hususunda emin değillerdir. Ancak bağışıklık sistemleri zayıflamış olan insanların , verem olma şanslarının daha fazla olduğu bilinmektedir. Mesela , HIV pozitif insanlara verem bulaştığında , bir yıllık sürede verem mikrobu bulaşmış diğer kişilerden 30 kere daha fazla hastalanma riskine sahiptirler.
Verem hastalığının belirtileri öksürük , kilo kaybı , göğüs ağrısı , ateş ve gece terlemeleridir. Bu öksürük haftalarca sürebilir ve kanlı balgam çıkartabilir.
Tedavisiz bırakılan verem hastalarının %50si beş yıl içinde ölecek ve diğerlerinin çoğu ciddi olarak güçsüzleşecektir.
Eğer verem olduğunuzdan şüpheleniyorsanız en yakın Verem Savaş Dispanserine müracaat ediniz. Verem öldürücüdür , fakat tedavi edilebilir.
Önerildiği gibi bütün ilaçlar kullanıldığı takdirde , yüzde 95 ten fazla tedavi olma şansı vardır. Bütün verem ilaçlarını düzenli kullanmak çok önemlidir. Hastalar kendilerini daha iyi hissetse ve şikayetleri birkaç hafta içinde düzelecek bile olsa , kesinlikle ilaçlarını kullanmayı kesmemelidirler. Verem basillerinin birçoğu hala canlı olup akciğerlerin ayrı bölümlerinde gizlenebilir. Sağ kalan bu basiller çok kuvvetli ve tehlikeli hale gelebilirler. Eğer fırsat verilirse bunlar , hızla çoğalarak diğer güçlü basilleri meydana getirirler. Düzenli ilaç kullanmayan hastalarda , akciğerlerdeki basilleri öldürmek daha güç olacaktır. Bu durumda ise hastalık tekrarlar , ancak bu sefer önceden kullanılan ilaçlar yeterli olmayabilir. Ayrıca , bu kuvvetli ve daha az tedavi imkanı olan verem şeklinin ( dirençli verem ) , başka insanlara bulaşması ve hastalık yapması daha kolay olur.
Hastaların bulaştırıcılığı , uygun tedaviye başlandıktan sonraki 2-3 haftada sona erer.
Hastaların insanlarla temasını engellemedikçe , verem mikrobunun bulaşmasına engel olacak pratik yol çok azdır. Bununla birlikte salgınları durdurmak için devletler ve sağlık çalışanları tarafından yapılacak çok şeyler vardır. Verem hastası olunması ve insanların tedavi edildiklerinden emin olunması , herkesin ilgilenmesi gereken konudur. Hastalığın başkalarına yayılmasını önlemek için sağlam insanları aşılamak ve hastaları tedavi etmek en iyi çözüm yoludur.
Normal koşullarda verem aşısı bebek 4 aylık olana kadar yapılmalıdır , eğer bu süre geçirilmişse önce PPD testi yapılmalı , bunun sonucuna göre aşı yapılmalıdır. Aşının etkinliği 5 yıl kadardır ve 5 senede bir doz tekrar yapılmalıdır. Ülkemizde genellikle ilkokul 1. ve 5. sınıflarda yapılmaktadır. Ne yazık ki uygulamada bir çok okula aşılama için gidilememesi nedeniyle aşılamalar eksik kalmaktadır. Hele lise yıllarındaki aşılar neredeyse hiç yapılmamaktadır.
Veremle savaşan bütün kurum ve kuruluşları derhal tek çatı altında toplayıp , ortak yönetim sağlanmalı , uzun vadeli veremle savaş planları yapılmalı , planlar hemen uygulanmaya başlanmalıdır. Şimdiden bir şeyler yapılmazsa , 3 nesil sonra ülkemizde insan kalmaz. Verem ciddiye alınması gereken bir hastalıktır. Politikacıların bu konuda bu kadar duyarsız olmasının nedeni biraz da halkımızın duyarsızlığıdır.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
VETERİNER HEKİMLER GÜNÜ
23 Aralık veteriner hekimler günü olarak kutlanıyor. 28 Nisan ise Dünya Veteriner Hekimler günüdür. Bir tıp doktoru olarak beni neden ilgilendiriyor diye sorarsanız , sadece beni değil tüm toplumu ilgilendiriyor derim.
Etinden , sütünden , yumurtasından , derisinden , yününden , kürkünden , kanından , kemiğinden kısacası her şeyinden yararlandığımız besi hayvanları ; evlerimizde , işyerlerimizde bakıp beslediğimiz balık , kedi , köpek , kuş vb dostlarımız ; vefakar ve cefakar atlar , eşekler gibi bizim için yararlı olan veya yararlandığımız nice hayvanlar var. Kedi , köpek , tilki vs. ile bulaşan kuduz , köpeklerden , koyunlardan , keçilerden , sığırlardan , atlardan bulaşan tenya , şap , brucella , medyatik hale gelen şarbon ve deli dana hastalığı vb. hayvanlardan insanlara bulaşan ( zoonoz ) , insanları ilgilendiren ve tehdit eden nice tehlikeli hastalık söz konusu. Bunların hepsi öncelikle veteriner hekimleri ilgilendiren konulardır. Sadece çeşitli amaçlarla hayvan bakıp besleyenleri değil hepimizi ilgilendiren bir meslek olan veteriner hekimlik konusuna dikkatlerinizi çekmek istedim. Çevremizdeki hayvanlar ve bunlarla ilgili sağlık çalışmalarını sabırla yürüten veteriner hekim arkadaşlarımızın varlığını hatırlamak gerekir. Çünkü bu mesleği yürütenler hayvanlarla ilgilenseler de bu işi elbette ki insanlar için ve insanlar adına yapmaktadırlar. Oldukça da zor bir meslektir.
Türk veteriner hekimlik eğitiminin başlangıcı 159 yıl öncesine 23 Ekim 1842 ye dayanır. Ülkemizde ilk veteriner okulunun 1842 yılında açılmasıyla veteriner hekimliği eğitim-öğretimi başlamıştır. Geçen 159 yıllık dönemde Türk veteriner hekimleri ülke ve dünya hayvancılığı ile insan sağlığını korumak için, savaş yılları da dahil olmak üzere, çok önemli görevler ifa etmişlerdir. Bu uğurda Ahmet Bey , Yüzbaşı Hüdai Bey , Yüzbaşı Kemal Cemil Bey , Mehmet Tuna Bey gibi birçok şehit vermişlerdir. O zamandan beri dünyada da yurdumuzda da veteriner hekimlik hem gelişmiş hem de önem kazanmıştır. Veteriner hekimliğin insan sağlığı için çok önemli olduğu anlaşılmıştır.
Günümüzde de konuyla ilgili çalışmalar yapılıyor olsa bile , bunlar hem yetersiz kalmakta , hem de yurdumuzun içinden bir türlü çıkamadığı kronik krizler hengamesi içinde yeterince önemsenmemektedir.
Konuyla ilgili olarak Türk Veteriner Hekimler Birliği nin kendi internet sitesinde yayınladığı görüşlerden bir özet sunmaya çalışacağım : Veteriner hekimler havanların sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesinden, hayvansal gıda maddelerinin üretim ve işlenmesine ve insanların sağlıklı bir şekilde tüketmesine kadar her aşamadan sorumlu olan meslek mensuplarıdır. Ülkemizin en ücra köşelerinden metropollere, yetiştiricinin yayladaki çadırından köyündeki ahırına, mezbahadaki kesim yerinden, süt fabrikalarından marketlerdeki gıda reyonlarına kadar Türk Milletinin sağlıklı ve dengeli beslenmesi, ülkemizin hayvansal gıda üretiminde kendine yeterli olabilmesi için her türlü şartlar altında mesleklerini icra etmektedirler.
Veteriner hekimler hayvan yetiştiriciliği ve ıslahı , hayvan besleme , hayvansal üretim , hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar (zoonozlar) , salgın hayvan hastalıkları ile mücadele ve kontrol , koruyucu veteriner hekimlik , gıda güvenliği ve kontrolü, veteriner halk sağlığı , aşı , ilaç ve biyolojik madde üretimi , çevre sağlığı ve ekolojik dengenin korunması , su ürünleri gibi alanlarda çalışmaktadırlar.
Hayvancılığımızın geliştirilmesi veteriner hekimliğinin hem sosyal hem de ekonomik konumunun iyileştirilmesi ile paralellik arz etmektedir. Hayvan ve hayvansal ürünlerin üretiminden tüketimine kadar olan süreçte görev yapan veteriner hekimlerin ekonomik durumları yıllarca ihmal edilmiş , serbest veteriner hekimliğin geliştirilmesindeki çabalar yetersiz kalmıştır. Ayrıca , plansız bir biçimde Veteriner Fakülteleri açılarak eğitimde kalitenin düşürülmesine sebep olunmuştur. Veteriner hekimlikte uzmanlık eğitimi kaldırılmak suretiyle , veteriner hizmetlerini yürüten kurumlar yeterince görev yapamaz hale getirilmiştir.
Ülkemizde tarımla ilgili Bakanlıkta re-organizasyon adı altında yapılan yapısal değişiklik yetki ve sorumlulukta eşitlik ilkesini bozarak konu uzmanlarını çalışamaz hale getirmiş ve yetki karmaşasına sebep olmuştur. Sorumsuz insanlar yetkili, sorumlu insanlar ise yetkisiz kılınmıştır. Hayvancılık politikalarının oluşturulması ve uygulanmasından sorumlu olması gerekirken , Türk veteriner hekimleri yetkisiz hale getirilmiştir.
1980'den beri ülkemizde uygulanan makro-politikalarda hayvancılığa yeteri kadar önem verilmezken, hayvan sağlığında durum daha da kötüdür. Uzun yıllardır varlığını sürdüren salgın hastalık ve zoonozlardan sığır vebası dışında hiçbirinin eradikasyonu ( yok edilmesi ) gerçekleştirilememiştir. Bu duruma yeni bin yıla kadar bir ölçüde tahammül edilebilirdi , ancak , günümüzde gıda ve hayvan sağlığı önlemleri ulusal ve uluslararası ticarette bağlayıcı olmaktadır.
Hayvancılığımızın gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştığı , veteriner hekimliğin hak ettiği sosyal statüye kavuştuğu , yetiştiricilerimizin gelir düzeylerinin arttığı ve insanımızın gelişmiş ülkeler düzeyinde hayvansal protein tükettiği bir Türkiye'ye en kısa süre için ulaşmayı ümit ediyoruz. Şüphesiz , arzulanan gelişmişlik seviyesini yakalamak bilgili , yenilikleri takip eden , değişen şartlara göre ihtiyaçları isabetli olarak belirleyen , bunları karşılamak için en uygun plan ve programları hazırlayan , dürüst , çalışkan , kabiliyetli ve insan sevgisini her şeyin üstünde tutan insanlarla mümkün olacaktır.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
HALK SAĞLIĞI HAFTASI
3 - 9 EYLÜL Halk Sağlığı Haftası olarak ilan edilmiştir. Bu hafta içerisinde birkaç toplantı ve aktivite ile günün anlam ve önemini belirten alışılmış konuşmalar yapıldı. Çeşitli vaatler , yakınmalar , tavsiyeler , istekler dile getirildi. Ben ise geçen haftaki yazımda başka bir konuya değinerek , yeni adli yılın başlaması münasebetiyle yargı çalışanlarının ruh sağlığı konulu bir makale yazmaya çalışmıştım. Eminim ki değerli yazı işleri müdürümüz bana kızmıştır , önümde Halk Sağlığı Haftası dururken nelerle uğraşıyorum diye. Benim bu davranışımda biraz da kasıt vardı. Bakalım bu hafta içinde neler yapılacak gözleyelim diye bekledim. Ne oldu ? Hiçbir şey. Her zamanki gibi günün ehemmiyetine binaen yapılan ağdalı konuşmalar ve vaatler dışında hiçbir şey. Bu durum yeni değil , yıllardan beri karşılaştığımız bir nakarat , bir tekerleme haline geldi. İlan edilen haftanın bitiminden bugüne 5. gün bitiyor. Hiçbir yerde halk sağlığına yönelik eğitim , araştırma , koruyucu hekimlik , çevre faaliyeti yok. Üstelik Halk Sağlığı Haftası ilginç bir şekilde yeni ders yılının başlama tarihine de denk getirildi ama okullarda da bir faaliyet yok. Bir çoğumuz içinde bulunduğumuz sıkıntılı dönem nedeniyle bu tür günlerin varlığını bile bilmiyoruz , bilenler ise çoktan tarihini bile unuttular. Şaşırtıcı bir şekilde umursamazlık yaşıyoruz. Adeta Osmanlının 1. Mehmet veya Deli İbrahim dönemlerindeki fetret devirleri gibi. Millet kendi kendine , devlet kendi kendine ayrı ayrı yerlere gitmeye çalışıyorlar gibi. Milletin devleti devletin milleti kayıpmış gibi.
Gelelim halk sağlığı kavramına. Halk sağlığı tıbbın diğer branşları (anatomi , farmakoloji , dahiliye , çocuk vs.) gibi ayrı bir dal haline gelmiştir. İlgilendiği konular ise en genel ve en kısa tarifi ile halkın sağlığını korumaya yönelik olarak yapılan veya yapılması gereken her şey olarak özetlenebilir. Sağlık eğitimi , bulaşıcı hastalıklar , çevre sağlığı , okul sağlığı , çocuk ve ergen sağlığı , kadın sağlığı ve aile planlaması , iş sağlığı , kazalardan korunma , toplum beslenmesi , sağlık ekonomisi , sağlık yönetimi Halk Sağlığı tıp dalının konulardır. Görüldüğü gibi oldukça geniş ve önemli konuları olan bir çalışma sahasıdır.
Geçmişe bir yolculuk yapalım , neler yapılmış ana hatlarıyla bakalım. Yaşanılan çağın ülkeleriyle karşılaştırıldığında halk sağlığıyla ilgili en önemli ve yararlı çalışmalar , Cumhuriyet in ilk yıllarında ilk sağlık bakanımız Dr. Refik Saydam döneminde yapılmıştır. Buna ilave bir takım yararlı düzenlemeler 1961de çıkarılan 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesine İlişkin Kanunla yapılmıştır. Bunlar dışındaki hemen hemen tüm dönemlerde ise günü kurtarmak , durumu idare etmek tarzında yapılan bir takım geçici düzenlemeler görülmektedir. Yani sürekli olarak sermayeden tüketmiş , yeni ve önemli ilaveler yapmamışız. 1961de Türkiyede bir yaşına gelmeden bin çocuktan 165i hayatını kaybederken , batı ülkelerinde bu oran binde 20 civarındaydı. 12.264 hekim vardı ve bunların 7 bini üç büyük kentte nüfusun % 15ine hizmet veriyordu , geriye kalan % 85lik nüfusa ise yalnız 5 bin hekim yetmeye çalışıyordu. Yalnızca 1830 hemşire, 2079 ebe, 3123 köy ebesi ve 4680 sağlık memuru vardır. 1961 yılında Sağlık Bakanlığı bütçesinden kişi başına 15 lira düşmektedir. Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Prof. Dr. Ragıp Üner dünya ülkelerinin bütçelerinin % 10-15ini Sağlık Bakanlığına ayırdığını , ülkemizde ise bu oranın % 4.72 olduğunu söylemiştir. 224 sayılı yasa ile 2500 kişiye hizmet edecek sağlık evleri kurulacak , 5-10 bin nüfusa hizmet edebilecek sağlık ocakları açılacaktır. Sağlık evleri 27 bin , sağlık ocakları ise 92 bin liraya mal olacaktır. Sosyalleşecek bölgelerde eczane bulunmadığı takdirde Sağlık Bakanlığı eczane açacak ve 25 liraya kadar olan ilaçlar yurttaşa bedava verilecektir. Pilot uygulama üç bölgede başlayacak, bir yıl gerekli sağlık binalarının inşaat müddeti olarak geçecek, 1963 yılında doktor ve personeliyle birlikte tesisler hizmete girecektir. 3 yıllık deneme sonunda sosyalleştirme yurda yaygınlaştırılacak ve plan 15 yılda tamamlanarak 1977de bütün ülkede sağlık hizmetleri sosyalleştirilmiş olacaktır. Pilot uygulama için Muş, Çankırı ve Edirne illeri düşünülmektedir ama bütçe imkanları nedeniyle gerekli para ayrılamaz ve yalnız Muş için gerekli olan para bütçede yer alabilir. 1963 yılına gelindiğinde Muşta 20 sağlık ocağı, 20 doktor lojmanı, 60 personel lojmanı, 20 sağlık ocağı ofisi ve aynı zamanda ebeler için lojman görevi de görecek olan 60 sağlık evi ve 2 hastane inşa edilmiştir. Muşta sosyalleştirmenin uygulaması başlarken diğer iller için de hazırlıklar sürmektedir. Hakkari, Van, Bitlis, Ağrı, Kars, Erzurum, Erzincan, Diyarbakır, Mardin, Siirt, Urfa illeri ile Etimesgut bölgesi programa alınmıştır. 5 Ağustos 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Muş muhabirinin haberi uygulamanın ilk günlerine ilişkin bilgiler vermektedir. Buna göre Muşta 28 doktor, 29 sağlık memuru , 17 hemşire , 15 hemşire yardımcısı, 61 köy ebesi göreve başlamıştır. Sosyalizasyonda kullanılmak üzere gönderilen eşyaların ve ilaçların da büyük bir kısmı şehre ulaşmıştır. Şimdilik doktorların elinde 64 çeşit ilaç bulunmaktadır. Reçetelerde doktor tarafından halka tavsiye edilen ilaçlardan bulunmayanlar elde mevcut ilaçlardan bedava olarak karşılanacaktır. Muş, sağlık hizmetleri yönünden iki bölgeye ayrılmıştır. Birinci bölge şehir ve Varto ilçesi, ikinci bölge olarak da Bulanık ve Malazgirt ilçeleri kabul edilmiştir. Muşta bunlar olurken ülkenin 120 ilçesinde hükümet tabibi yoktur. 82 sağlık merkezi ise tek hekimle çalışmaktadır. Ayrıca 60 bin yardımcı sağlık personeli ihtiyacına karşılık ancak 9738 kişi görev yapmaktadır. Sosyalleştirme uygulaması Muşta bir çok şeyi değiştirmiştir. 1963te Muşa giden Nusret Fişek , hizmetlerden herkesin memnun ama eşrafın memnun olmadığını gördüğünü anlatır. Eşraftan biri Müsteşar Bey bu ne biçim hizmet der. Eskiden 10 TL verirdik, doktor evimize gelirdi, şimdi elin köylüsüyle birlikte sağlık ocağında sıra bekliyoruz. Yabancı bir haber ajansının Türkiye muhabiri olarak görev yapan David Hotham anılarında ; Muş ilinde 1963te İngiltere ve İsveç örnek alınarak sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi yönüne gidilmiştir. Bu örnek sonra 23 doğu iline daha yayılmıştır. Her şey yolunda gittiği takdirde, 1978de Türkiyenin, bütün vatandaşlarına parasız ya da parasıza yakın sağlık hizmeti sağlayabileceği umut edilmektedir. Fakat, bunun giderlerinin nasıl karşılanacağını düşünmek bile zordur. Bu konudaki çalışmalarda Dünya Sağlık Teşkilatı malzeme ve fikri yardımda bulunmaktadır. Türkiyenin en geri kalmış bölgelerinde, doktor, operatör, dişçi, eczacı, ortopedist, çocuk ve sinir uzmanları olan hastanelere, batıdaki zengin bölgelerden daha sık rastlanmaktadır. Türkiyede gezmeye giden bir yabancının, hastalanacaksa, Muş ili yakınlarında hastalanması salık verilebilir. demiştir.
24.04.1930 tarihinde kabul edilen , 1593 sayılı "Umumi Hıfzıssıhha Kanunu" ile (Bu ve benzer sağlık kanunlarının ismi halen aynıdır , çünkü kanunlar aynıdır , değiştirilmemiştir.) ülkemizin sağlık hizmetlerini yürütme görevi Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına verilmiştir. Anılan kanundan hareketle 23.06.1936 tarihinde yayımlanan 3017 sayılı "Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti Kanunu"na göre teşkilatlanan "İçtimai Muavenet İşleri Dairesi" bünyesinde Öğretim İşleri Şubesi kurulmuştur. Bu şube 28.02.1982 tarihinde "Sağlık Eğitimi Genel Müdürlüğü" adını almıştır ve bu tarihte isim değişikliği yapmak dışında bir faaliyet olmamıştır. Sağlık Eğitimi Genel Müdürlüğü , Halkın Sağlık Eğitiminin Kurumsallaştırılması Projesini oluşturmuştur. Projeye göre Müdürlük şu görevleri üstlendiğini duyurmuştur. 1-Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılması. Bu kapsamda ; Tüm ilköğretim okullarında "Sağlıkta Öncü Okullar Ağı Projesinin (Sağlığı Geliştiren Okul)" kademeli olarak başlatılması ve yürütülmesi. Sağlığı Geliştiren Okul ve Sağlık Ocağı kardeşlik anlaşmasının gerçekleştirilmesi. Tüm lise ve dengi okulların müfredat programına sağlık bilgisi dersinin konulması ve bu dersin zorunlu okutulacak dersler sınıfına sokulması. Müfredat programı ve yayın hazırlığı , demonstrasyon, öğretmen eğitimi ve desteği gibi konularda işbirliğine gidilmesi , 2-UNESCO Türkiye Halk Sağlığı Eğitimi Milli Komisyonu ile işbirliği yapılması , 3-Kitle iletişimi kurumları ile işbirliği yapılması , 4-Gönüllü Kuruluşlar, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumlarla işbirliği yapılması.
Günümüzde Halk Sağlığı ile ilgili olarak neler yapılmaktadır : Anadolu Ajansı - NTVMSNBC - 4 Eylül - Halk Sağlığı Haftası dolayısıyla Diyarbakırda sağlık ekipleri tarafından sağlık taramasına başlandı. İzmirde sağlık ocağı ve ana-çocuk sağlığı merkezi görevlilerinin hafta boyunca, ev ziyaretleri yapacakları bildirildi. Diyarbakırda, etkinlikler kapsamında sağlık ekiplerince evlerde sağlık taramasına başlandı. Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaş ve Müstakil Daire Başkanı Dr. Mehmet Demirkasımoğlu, sağlık taramasında yaptığı açıklamada, bütün vatandaşlara eşit sağlık hizmeti götürerek, maddi durumu kötü olanların tedavilerini yapmayı amaçladıklarını söyledi. Mağdur olan vatandaşların çoğunun yeşil kartın ne olduğunu dahi bilmediklerini ifade eden Dr. Demirkasımoğlu, Kolunda bilezik olan yeşil kart alıyor, fakat gerçekten ihtiyacı olanlar alamıyor. İl Sağlık Müdürlüğünün sağlık ekipleriyle bunları tespit edip tedavilerini en iyi şekilde yapacağız. Program kapsamında ailelerin okutamadığı çocukların yüzde 60ını yatılı sağlık meslek liselerine yerleştireceğiz dedi. İzmirde sağlık ocağı ve ana-çocuk sağlığı merkezi görevlilerinin hafta boyunca, ev ziyaretleri yapacakları bildirildi. İl Sağlık Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre, ziyaretler sırasında, halkın kendi sağlıkları konusunda duyarlılıklarının artırılması sağlanacak, ayrıca sağlık kuruluşlarına ulaşamayan hasta ve yaşlılara hizmet götürülecek. Adana Valisi Oğuz Kağan Köksal, Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürü Tahsin Acer ve İl Sağlık Müdürü Alper Pişkin, Halk Sağlığı Haftası dolayısıyla Adana Devlet Hastanesine giderek, hastaları ziyaret ettiler, karanfil dağıttılar. Vali Köksal, burada, haftanın düzenlenmesindeki amacın tedavi veren kurum ve kuruluşlar ile hastalar arasındaki ilişkileri en üst seviyeye çıkartmak olduğunu söyledi. Trabzon Valiliğinden yapılan yazılı açıklamada, Halk Sağlığı Haftasının temel amacının, halkın, kendi sağlıkları konusunda duyarlılıklarını artırmak olduğu belirtildi.
Bunların hepsi iyi güzel de çok anlamsız , yetersiz , meselelere yüzeysel bakış olarak kalıyor. Çünkü halk sağlığı kavramı esas olarak insanları hastalıklardan korumaya yönelik olarak yapılması gereken tüm faaliyetleri kapsar. Çalışma alanlarını da yukarda belirtmiştik. Çocuğun doğmasından önce anne rahmindeyken ve hatta doğum öncesinde başlar. Bakılabilecek sayıda sağlıklı nesiller yetiştirme çalışmaları , gebeliğin düzgün devamının sağlanması , annenin ve bebeğin hastalıklardan korunması , doğan bebeğin sağlıklı gelişiminin temini , büyüyen çocuğun zihin ve beden sağlığının korunması ve geliştirilmesi , okul öncesi ve okul döneminde çocuklara elbette ilave olarak da anne - babalara sağlıkla ilgili gerekli bilgilerin verilerek çocukların her türlü bulaşıcı hastalık ve her türlü kazadan korunması için gereken tedbirlerin alınması , erişkin döneme gelip çalışmaya başlayanların iş ve çevre güvenliği sağlanması ve çalışanların bu konularda bilgilendirilerek sağlıklarının korunması , evlenecek çocuk sahibi olacak anne baba adaylarının sağlıklı bir evlilik , cinsellikle ilgili sorunlar , gebelik , bebek ve çocuk bakımı ile ilgili eğitimi ve bütün bu sayılanlarla ilgili olarak yaşanılan veya çalışılan çevre ile ilgili temizlik , temiz su ve gıda , çevre ve doğa , kanalizasyon gibi alt ve üst yapının düzenlenmesi , aşılama ve çevre hijyeni gibi salgınlardan ve hastalıklardan korumaya yönelik tedbirler , kaza ve hastalık hallerinde sade vatandaşların neler yapabileceğinin öğretilmesi halk sağlığı denilince aklımıza gelmesi gerekenlerdir. Oysa ki ülkemizde halen bulaşıcı hastalıklar zaman zaman salgınlar yapabilmekte , 1960 lı yıllarda azaltılmış olan verem , sıtma gibi hastalıklar yeniden yaygınlaşmaktadır. Sağlık politikalarımızın yeterince düzgün olmaması nedeniyle hatalar yapılmaya devam etmektedir. Bütün dünyada gösterilmiştir ki , hastalıklardan korunmak için yapılan toplam masraf , hastalıkların tedavisi için harcanandan daha azdır. Biz ise , zengin hovardalar gibi , zaten kıt olan kaynaklarımızı hastalıklardan korunmak için değil tedavi için tüketiyoruz. Hem de usulsüzlükler , yanlışlar yaparak.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
DÜNYA SAKATLAR (ÖZÜRLÜLER) GÜNÜ
Dünya Sakatlar (Özürlüler) Günü
3 Aralık Dünya Sakatlar Günüdür. Bir çok özel gün gibi bu da , yurdumuzda o günler civarında yapılan etkinliklerle geçiştirilmektedir. Oysa ki sakatlık tüm yurdu etkileyen , sosyal sorunlara , iş gücü ve ekonomik kayıplara neden olan ve çok büyük nüfusu etkileyen önemli bir memleket gerçeğidir. Yapılan hesaplamalara göre Türkiyede 8 milyon civarında kişi çeşitli derecelerde bedensel özürlüdür. Uluslararası genel kurallara göre de ülkelerin nüfusunun %10-12sinde çeşitli bedensel sakatlıklar olduğu hesaplanmıştır. Bu kişilerden dolayı çeşitli derecelerde etkilenen aile bireylerini de hesapladığımızda sakatlık olgusu nüfusumuzun çok önemli bir kısmını ilgilendirmektedir. Fakat çoğu zaman bu durumu görmezlikten gelmekte ve üzüntülerimizi dile getirmekten başka pek bir şey yapmamaktayız.
Bedensel sakatlık ya da bedensel özürlülük durumunu çeşitli bakımlardan ele almak gerekir : Sakatlığa neden olan durumlar ve bunların engellenmesi ; sakatlanmış olanların tedavisi ve rehabilitasyonu ; özürlülerin kendilerine yetecek , ekonomik ve sosyal olarak topluma yük olmayıp tam tersine üretime katkıda bulunabilecekleri hale getirilmesi ; sahip oldukları talihsiz bedensel durum nedeniyle özürlülere toplumun bakış açısının ve hatta bizzat özürlülerin kendilerine bakış açısının düzeltilmesi ; içinde yaşanılan her türlü çevrenin ve kullanılan her türlü araç ve gerecin özürlülerin de kullanabileceği hale getirilmesi.
Tüm dünyada , özellikle de Türkiyede sakatlığın nedenlerinin çoğu önlenebilir etkenlerdir : Trafik kazaları , iş kazaları , ev içi ve diğer kazalar ( çocuk düşmeleri , damdan düşmeler , reklam tabelalarının insanların üzerine düşmesi , çeşitli yol çukurlarına düşmeler , kedi - köpek ısırıkları , bebek bakımı hataları ( yanlış kundak , haşin sevme yöntemleri , beslenme kusurları gibi ) , çeşitli oyuncak ve tehlikeli eğlence maddelerinin kullanımı gibi ) , sakatlığa neden olan çeşitli hastalıklar ( çocuk felci , menenjit , boğmaca , tetanoz gibi ). Türkiye'de her yıl Kurtuluş Savaşı'nda verdiğimiz şehitten daha fazlasını trafik kazalarında kaybediyoruz. Her yıl bir ilçemiz ölüyor , bir ilimiz de sakat kalıyor. Bu gün ülkemizde trafikte ölmek , depremde ölmek ihtimalinden çok daha fazladır.
Türkiye'de yüzde 15 işsizlik varken , sakatlarda bu oran yüzde 99'dur. Sakat olanların ancak yüzde biri çalışabiliyor. Onun haricindekiler ailelerinin sırtında bir yük olarak yaşıyor. Bu şekilde bir yaşam , sakat insan için onur kırıcı ve ruhsal çöküntüye sebep olan bir durumdur. Sakat olan bir insanın yapması gereken de istediği de , onuruyla çalışıp ailesini geçindirmektir.
Türkiye'de 250 bin özürlü , tekerlekli sandalye olmaması ve toplumsal baskı sebebiyle evlere hapsolmuş durumdadır.
Bedensel özürlülerden başka bir de zihinsel özürlüler vardır ki bunların yurdumuzdaki durumu daha da vahimdir. Türkiye'de ağır zihinsel engeli olanlar için uygun ve yeterli eğitim yöntemleri geliştirilmemiş olup , eğitimle ilgili kurum ve kuruluşlar da çok az sayıdadır. Uygulanması gereken eğitim programlarının amacı zeka düzeyi 50'nin altında olan eğitilebilir-öğretilebilir bireylerin kendi kendine yetebilir ve eğitim alabilir duruma getirilmesini sağlamaktır. Yurdumuzda zihinsel özürlüler , aileler ve çevre için bedensel özürlülere göre çok daha büyük ızdırap , sosyal ve ekonomik yük halindedir. Zihinsel özürlüler için eğitim yalnız özürlüye yönelik olmayıp , aileyi de kapsamı içine almalıdır.
Türkiye Sakatlar Konfederasyonu Başkanlığı da yapmış olan Faruk Öztimur ; Ben bir yaşında çocuk felci geçirmiş bir vatandaşım. Yürümeyi bilmem. Yürümek benim için bastonla , tekerlekli sandalyeyle yürümektir. Ama engel tanımadım. Engelli olmanın çok büyük zorluğu olduğunu biliyorum ama , engelli olmanın her şeye engel olmadığını da biliyorum. Engeli engel yapanlar başkaları. Bastonla yürüyorsam , okuyorsam ben mi engelliyim , merdivenler mi engelli? Benim ilkokuldan beri tuvaletim yoksa , kimse bir alafranga tuvalet düşünmemişse , özürlü çocuklar düşünülmemişse , bu kadar basit konuyu düşünemeyenler mi özürlü , ben mi? Benim gibi biriyseniz , sabah ve akşam kendi evinizde tuvalete gitmek zorunda kalıyorsunuz. Herkes teneffüs olsunda dışarı çıkayım derken siz eve gitmek istiyorsunuz. Yeri geldi mi kasıklarınız ağrıyor , strese giriyorsunuz. Sadece bunlar değil. Spor yapmak istersiniz. Beden dersine sizi sokmazlar. Oysa her bedenin dili vardır. Kimi kafasıyla yapar , kimi bacaklarıyla yapar. Yıllar sonra bunları dünyadan öğrendik. Siz farklı olmak istemezsiniz , onlar farklı davranır. Bir uzvunuzun eksikliğini tamamlamaya çalışırsınız. İnsanlar aşamazlar bunu. Kendine güven , yetiştirme tarzı ile beraber gelişiyor. Elimde çantam tek başıma okula gidip gelirdim. Bir gün öyle bir yağmur var ki , düştüm. Etrafta kimse yok. Kalkıyorum ve tekrar düşüyorum. O zaman anladım ki , tek başına kalkmayı öğrenmek gerekiyor. Lise çağlarında babamın restoranına giderken , minibüse binerdim. Şoför para istemez senden. Şimdi ne diyeceksiniz? Paranızı vermek istiyorsunuz. Adamı kırmak da istemiyorum. Yok al derseniz , iyilik yaptım sakata ... veya şuna bak tepkisi oluşabilir. Türkiye'de özürlünün durumu zencidir. Bu gerçeği her an yüz yüze yaşayabiliyoruz. İlerleme hiç mi yok? Var tabi. Ama kanun çıkarıyorsunuz uygulanmıyor. Yasada eğitim yardımı var , mimari düzenleme var , protezlerin alınması var. Ama kimse bilmiyor. Kimse yasaları uygulamadı. Bazen şevkim çok kırılıyor. İstanbul Büyükşehir belediyesi hala üst geçit yapacak. Körlere soruyorum , kör müsün , görme özürlü müsün diye. Ya abi hiç farketmez diyorlar. Dünyada engelli kelimesinin yerleştiğini görüyorsunuz. Ama Türkiye gibi , engelli insanların toplumda bir yerinin olmadığı , engellilerin tuhaf yaratık muamelesi gördüğü bir ülkede isminizi orkide diye değiştirin , ne farkeder? Hala dileniyorsanız , işiniz yoksa , yolunuz yoksa ne farkeder. Herkes bizlere acıyor. Bazen sanki lazımmış gibi gereğinden fazla yardım etmeye çalışıyorlar. Ama komik duruma düşüyorlar. Bizler gereksiz yardım istemiyoruz. Ama bazen özürlüler de abartıyor. Örneğin körler elektrik parası alınmasın diyor. Bu olacak iş mi? Kendini yakmaya çalışan özürlüler oluyor. Ama asıl sorun Türkiye genelinde. Çünkü ülkemizde bir fikir özürlülüğü var. Bence utanması gerekenler, özürlüye sahip çıkmayanlardır. diyor.
Türkiye'de resmi kayıtlara göre yaklaşık 8 milyon özürlü olmasına karşın devletin özürlüleri yok saydığını belirten bir başka özürlü Kemal Demirel , "Tekerlekli sandalye kampanyasını bütün yurtta yaygınlaştıracağız ve Türkiye'de evlere hapsolmuş tüm özürlüleri sokağa dökeceğiz. Onlar da sokağa çıkacaklar ve Türkiye bir gerçeği görecek. Sistemin belası olacağız ( anarşist olarak değil elbette ). Sokaklardaki özürlüleri gördükçe devlet yetkilileri onlara yol , okul , köprü , sosyal tesis yapmak zorunda kalacak ve 'neden daha önce tedbir almadık' diye yakınacak. Görmezden gelinen özürlülere devlet trilyonlar harcamak zorunda kalacak. diyor.
Sonuç olarak birkaç toplantı ya da güzel söz sarfetmek yerine , önlenebilir sakatlıkları önlemek , mevcut engellilerin sosyal yaşama ve üretime katılmalarını sağlamak için gerekli çalışmaları yapmak gerekir. Unutmayalım ki , şu an sağlam olabiliriz , ama yarınımız için hiç kimse garanti veremez".
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
BEYAZ BASTON (KÖRLER) HAFTASI
7-14 Ocak Beyaz Baston ( Körler ) Haftası olarak kabul edilmiştir. Bu hafta içerisinde yapılan etkinliklerle görme özürlü vatandaşlarımızın sorunları daha yakından incelenebilmektedir.
Görme özürlü bir kişinin yaşadığı en önemli sorun , sadece gözlerinin görmemesi değil , toplumun görme özürlülerle ilgili yanlış anlayış ve ön yargılarıdır , kendisine sağlanan olanakların yetersizliği ve diğer insanlarla arasındaki fırsat eşitsizliğidir. Görme özürlü bir insan için körlük fiziksel bir özür , toplumdaki yanlış önyargı ve ayrımcı uygulamalar ise sosyal bir engeldir. Dolayısıyla görme özürlü bir insan için asıl sorun körlüğün bizzat kendisi değil , bu alandaki toplumda mevcut olan yanlış önyargılar , ayrımcı uygulamalar ve sağlanan olanakların yetersizliğidir. Görme özürlü bir kişiye yeterli olanaklar ve her alanda fırsat eşitliği sağlandığı taktirde onlar da diğer insanlarla eşit düzeyde topluma katkıda bulunan , başarılı ve üretici bir insan olarak yetişecek ve körlük o insanlar için sadece basit bir fiziksel problem düzeyine inecektir.
Görme özürlü bir kişinin , karşılaştığı her başarısızlık için körlüğünü bir mazeret olarak göstermesi ne kadar yanlışsa , toplumun da her başarının sağlanması için görmenin gerekli olduğunu ileri sürmesi o kadar yanlıştır. Her iki anlayış da sağlıksızdır. Biri asalak olmak için çalışmak , diğeri başkalarının zayıflıklarından istifade etmek ve kendinden başka hiç kimseye hayat hakkı vermeyecek kadar bencil düşünmek ve yaşamak demektir. Görme özürlü kişi , himayeye muhtaç , acınacak ve çaresiz bir insan değildir. Diğer insanlardan çok farklı , olağanüstü yetenekleri olan ve başkalarının duyamadığı sesleri duyan , mucizevi bir yaratık da değildir. Diğer insanların sahip olduğu olumlu ve olumsuz özelliklerin hepsi onda da mevcuttur. Görme özürlüler arasında da başarılı olan , başarısız olan , yetenekli olan , yeteneksiz olan , bencil olan veya toplumun çıkarlarını düşünen insanlar bulunabilmektedir. Yani görme özürlü de herkes gibi bir insandır.
Farklı yazı sistemini ( Braille Alfabesi ) kullanarak o da aynı kitapları okur. Farklı metotlarla aynı bilgileri ve aynı eğitimleri alır. Diğer insanlarla aynı okulları , aynı işyerlerini , aynı caddeleri , aynı eğlence yerlerini paylaşır. Kısacası görme özürlü olmak diğer insanlardan farklı bir kişiliğe sahip olmak demek değildir.
Bir görme özürlüye yardımcı olmak istiyorsanız aşağıdaki bilgileri edinmenizi ve onlara uygun olarak hareket etmenizi tavsiye edebiliriz.
Yürürken siz onun koluna değil , o sizin kolunuza girmelidir. Zira kaldırım kenarı veya merdiveni anlaması için yarım adım gerinizden gelmelidir. Merdiven inerken eğer varsa tırabzandan yararlanmak isteyebilir. Kaldırım iniş ve çıkışlarında sürekli sözlü uyarılara gerek yoktur. O sizi yarım adım geriden izlediği için biraz yavaşlamanız yeterlidir.
Ona ismiyle hitap ediniz. Aksi halde kiminle konuştuğunuzu anlamayabilir. Konuşurken görmek veya kör gibi kelimeleri kullanmaktan çekinmeyin ve yanından ayrılacağınız zaman sözlü olarak bildirin.
Eğer size yol veya yön sorarsa sözcüklerle kesin ve anlaşılır biçimde izah edeniz. El ile işaret etmenin veya göze hitap eden işaretler kullanmanın yararı yoktur. Görme özürlü birini uzaktan bağırarak yönlendirmeniz hem rencide edici hem de tehlike yaratıcı olabilir. Olanağınız varsa yardım etmek için yanına gidiniz. Duraklarda hangi otobüsün geldiğini öğrenmek isteyip istemediğini sorabilirsiniz. Sizin otobüsünüz daha önce gelirse ayrılacağınızı mutlaka belirtiniz. Yardıma ihtiyacı olmayan bir görme özürlüye yardımcı olmaya kalkışmanız sadece size zaman kaybettirir. Kapıları yarı açık bırakmayınız. Onunla daha önce tanımadığı bir odaya girerseniz onu odanın ortasında yalnız bırakmayınız. Bir sandalye veya koltuğa kadar götürünüz.
Yemekte et veya benzeri kesilmesi gereken gıdalar varsa , kesmekte yardım isteyip istemediğini sorabilirsiniz , yemeklerin yerini ayrıntılı olarak tarif ediniz.
Yatılı konuk olarak evinize geldiğinde ona tuvaletin , elbise dolabının , pencerenin , prizin , elektrik düğmesinin ve benzeri önemli araç-gereçlerin yerlerini gösteriniz. Ayrıca lambaların açık olup olmadığını bilmek isteyebilir.
Ülkemizde Ankara , İstanbul , İzmir , Kahramanmaraş , Gaziantep , Niğde , Tokat , Gelibolu da olmak üzere görme özürlü çocukların okuyabileceği 10 adet Körler Okulu bulunmaktadır. Ayrıca 15 ve üzerindeki yaşlarda bulunan görme özürlülere de temel ve mesleki eğitim veren rehabilitasyon merkezleri vardır. Bu rehabilitasyon merkezlerinden biri Ankara da , diğeri İstanbul' dadır. Bu merkezlerde , günlük yaşam için gerekli beceriler , okuma-yazma , baston kullanma ve bağımsız hareket , daktilo , telefon santral operatörlüğü , makrame işleri gibi eğitimler verilmektedir. Böylece görme özürlülerin devlet veya özel sektörde bir işe girerek veya bağımsız bir iş kurarak topluma yararlı , üretici bireyler olarak yetiştirilmeleri amaçlanmaktadır.
Antalya Beyaz Baston Görme Özürlüler Derneğinin Konya Şube Başkanı Erdal Sağdıç , özürlülerin sürekli olarak mağdur edildiklerini ifade ederken , "Bizim sadece gözümüz karanlık , beynimiz değil. Ancak bunu bir türlü anlatamadık. Bizlere imkan sağlandığı taktirde normal insanlarla aynı şekilde üretken oluruz. Bir şeyler isteyen değil , sahip çıkıldıkça bir şeyler başaran insan oluruz. Sadece bunu söylüyor ve bu konuda destek bekliyoruz... Kaldırımlar sanki park alanı ve esnafların vitrini gibi. Lütfen bu konulara biraz dikkat edin. Bizler umutluyuz. Lütfen umutlarımızı kırmayın" dedi.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
CÜZAM (CÜZZAM) HAFTASI
CÜZAM (CÜZZAM) HAFTASI
25-31 Ocak arası Dünya Cüzam Haftası olarak kabul edilmiştir. Günümüzde nadir olarak görülen , bir çoklarımızın ismini bile duymadığı veya ne olduğunu bilmediği bir hastalıktır. Hastalığın ve haftanın önemi , hem hastalığın kendi öneminden kaynaklanmaktadır. Hem de cüzam gibi görüntüsü nedeniyle insanları ürküten hastalıklarda medeni toplumların yapması gerekenleri hatırlatmak bakımından önemlidir. Bu nedenle cüzam hastalığını kısaca da olsa hatırlatmak istedim.
Cüzamın ( cüzzam , lepra ) nedeni , mycobacterium leprae adlı bakteridir. Bakteri , deri ve sinirleri etkileyerek duyu ( his ) kaybına , ağır vakalarda ise biçim bozukluğuna yol açar. Hastalığa neden olan bakteri , bir kişiden ötekine deri temasıyla ve büyük bir olasılıkla burundan çıkan damlacıklarla geçer. Böceklerle , sterilize edilmemiş dövme iğneleriyle , derialtına yapılan şırıngalarla da bulaştığı bilinmektedir. Bulaşıcı bir hastalık olmasına karşılık , uzun süre yakın temas söz konusu değilse cüzama yakalanma ihtimali azdır. Bu yüzden cüzam , çoğunlukla aile içinde etkili olur.
Cüzam iki biçimde ortaya çıkar ve her ikisinde de belirtiler , iki ya da üç yıl süren uzun bir kuluçka döneminden sonra görülür.
Tüberküloit cüzam hastalığın daha hafif bir biçimidir. Genellikle etkilenenler , kulak arkasındaki yüz sinirleri ve elin bir bölümüne ait ulna siniridir. Yavaşça beliren bir uyuşukluk ve çevresel sinirlerde (omurilikten başlayıp beden yüzeyine yayılan sinirlerde) his ( duyu ) kaybıyla ortaya çıkar. Dirseğin arkasındaki ulna siniri kalınlaşır ve iltihaplanır , bedende çay lekesine benzer lekeler oluşur. Hasta bölgelerde his yokluğu nedeniyle farkına varılmayan küçük zedelenmeler ve enfeksiyon daha büyük hasarlara yol açar.
Lepramatöz cüzam adı verilen öteki türünde ise bakterinin neden olduğu zarar , çok daha ağır ve yaygındır. Cüzam , tedavi edilmezse ilerler. İlk belirtiler , altındaki iltihap nedeniyle kalınlaşan , kabaran , buruşan , uyuşmuş bölgelerdir. En ağır biçimlerinde bütün deri etkilenir , daha az şiddetli vakalarda ise daha çok yüz ve kulaklar etkilenir. Duyu yokluğu / his kaybı nedeniyle , zedelenmeler fark edilmez , iltihaplanır , bazen kangren olur ve böylece el ve ayak parmakları yitirilir. Sinirlerin iltihaplanması , bu sinirlerin gittiği kas gruplarının felcine yol açarak , bilek ya da ayakta felç yapar. Ayrıca çevresel sinirler hasar görür , geniş yama biçimli duyarsız bölgeler ve felçler ortaya çıkar. Bazen bu durum , bütün kolu ya da bacağı etkiler. Tedavi edilmeyen hastaların en az yüzde 25'inde yüz biçiminin bozulması ( yüz , aslan yüzü denilen bir görünüm alır ) ya da ciddi sakatlığa varan biçim bozuklukları görülür.
Toplumdan yalıtılma korkusu , hastaların tedavi için zamanında başvurmamasına ve cüzamın çevreye yayılmasına yol açar. Ancak tedavi görmekte olan hastalar genellikle bulaştırıcı olmadıklarından , çevreden yalıtılarak yalnız bırakılmaları gereksizdir. Bir zamanlar toplum dışına itilen kurbanlarıyla korkunç bir hastalık sayılan cüzam , artık tedavi edilebilmektedir. Hastalığa eskiden bütün ülkelerde rastlanırdı. Günümüzde ise yalnızca nemli , tropikal ve yarı tropikal bölgelerde görülmektedir. Yeterli besin almayanlar ya da açlık çekenler ise özellikle tehlikede sayılır. Dünyada yaklaşık 2 - 10 milyon cüzamlı bulunduğu sanılmaktadır. Her yıl yaklaşık 200.000 yeni vakaya rastlanılmaktadır.
Tanıda lepromin testi olarak bilinen deri testinden yararlanılır. Böylece hastanın direnci ölçülür. Direnç yüksekse , tüberküloit cüzamın hafif vakalarında olduğu gibi , bazen kendi kendine ya da birkaç aylık ilaç tedavisiyle geçer. Direnç düşükse , ilaç tedavisi yayılmayı sınırlar , ama yineleme eğilimi olduğu için ömür boyu ilaç almak gerekebilir. Tedavi edilmeyen cüzam genellikle yaşamı kısaltmaz , yavaş ilerlediği için zamanla artan sakatlıklara ve biçim bozukluklarına neden olur. Bununla birlikte, modern tedaviyle ve erken tanıyla bu üzücü sonuçların önlenebildiğini unutmamak gerekir. Tedavi , bir sülfür bileşiği olan dapson (DDS) isimli ilaç ile yapılır. Dapson haftada iki kez ağızdan alınır. Bu tedavi yıllarca , bazen de ömür boyu sürer. Hasta , dapsonun yan etkilerine dayanamazsa , sülfakson ve rifampisin gibi başka ilaçlar verilebilir. Hastalarda ilacın yan etkisi olarak genellikle karaciğer iltihabı ya da kansızlık oluştuğundan , bu ilaçlarla birlikte vitamin ve demir hapları verilir. Zarar görmüş sinirlere yeniden duyarlılık kazandırmak olanaklı olmasa da , etkilenmiş kaslar fizik tedavi ile sağlığa kavuşturulabilir. Kangrenli bölgeler ameliyatla alınır , yüzün ciddi olarak etkilenmiş bölümlerine plastik cerrahi uygulanabilir.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
SİVİL SAVUNMANIN KURULUŞU-28 ŞUBAT
Dünya üzerinde yaşayan tüm milletlerin amacı , kurdukları medeniyetlerle sonsuza kadar , güçlü , barış ve huzur içinde yaşamaktır. Fakat zaman zaman bir ulusun başına gelen deprem , yangın , su baskınları ve seller , fırtına , nükleer ve endüstriyel kazalar , savaşlar , terör hareketleri ve benzeri afetler o milletin sosyal ve ekonomik açıdan zarar görmesine , hatta yıkılmasına neden olabilir.
Sivil savunma , bir ülkede yaşayan insanların , düşman saldırılarına , doğal afetlere ve diğer büyük felaketlere karşı , can ve mal kaybının en aza indirilmesini , hayati önemi olan her türlü resmi ve özel kurum ve kuruluşun korunmasını , bunların çalışmalarını sürdürülmesi için acil olarak tamir ve ıslahını , yardım , kurtarma ve savunma çalışmalarının sivil halk tarafından desteklenmesini , cephe gerisi maneviyatının korunması için alınacak her türlü silahsız koruyucu ve kurtarıcı önlem ve çalışmayı kapsar. Her türlü felakete karşı korunmak , halkı bilinçlendirmek ve gereken yardımı sağlamak için çaba gösterir. Bu amaçla çeşitli örgütlenmeler , yapılanmalar oluşturulur.
Bu tür çalışmaları ülkemizde Sivil Savunma Genel Müdürlüğü yürütür ve organize eder. Yurdumuzda sivil savunmanın örgütlü çalışma anlamında 60-70 yıllık bir geçmişi vardır. Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki sivil halkın korunması düşüncesi , bugünkü anlamda sivil savunmadan çok uzaktı. Doğal yıkımlara karşı halkın korunması konusunda öteden beri birtakım önlemler alınıp uygulanmışsa da , bu önlemler örgütsel ve yasal dayanaktan yoksundu. Özellikle halkı savaşın tehlikelerine karşı korumak için , 1. Dünya Savaşına kadar yeterli girişimlerde bulunulmadığı görülmektedir. Savaş silahlarının cephe gerilerine uzanacak menzile ve toptan yok etme gücüne erişememiş olması da bunda etkili olmuştur.Savaşın ardından gelen yıllarda , ülkelerin bir çoğunda pasif korunma adı altında , halkın türlü tehlikelerden korunmasını amaçlayan önlemler getirilmiş , örgütler kurulmuştur. Teknolojik gelişmeler savaş doktrinlerinde değişmelere neden olunca , buna paralel olarak pasif korunma örgütleri de değişen şartların doğuracağı sonuçları karşılayacak biçimde değiştirilip geliştirilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı , sivil halkın silahlı kuvvetlerden daha çok tehlikeyle yüz yüze geldiği bir savaş olmuştur. Bu savaşın cephelerden çok cephe gerilerini , askerden çok sivil halkı tehdit etmiş olması , bundan sonraki savaş ve yıkımlarda sivil halkın daha da çok etkileneceği düşüncesini doğurmuştur. Bu nedenle , devletleri yönetenler , sadece pasif korunma önlem ve örgütlerinin halkı koruyamayacağını anlamıştır. Örgütlü ve organize sivil savunma fikri de bu sonuçtan çıkmıştır. Savaşın içinde doğan sivil savunma , ilk uygulamasını da gene bu savaşın içinde yapmıştır.
Avrupa ülkelerinin çoğunda , sivil savunma İkinci Dünya Savaşı sırasında savaşın içinde kurulmuş , gerçek bir deneyimden geçmiş , yararını kanıtlamış bir örgüttür. Savaşın ardından gelen yıllarda da sivil savunma konseptinde , savaş teknolojisindeki gelişmelere uygun bir gelişme gösterilmiştir. Çünkü ilk kez bu savaşta ve sivil halka karşı kullanılan bazı silahlar , bundan sonra daha büyük bir gelişme göstermiştir. Nükleer , biyolojik ve kimyasal silahlar sivil savunmanın önemini daha çok artırmıştır. Bugün tüm dünya ülkeleri bu örgütlere bütçelerinden önemli kaynaklar ayırmakta ve kendilerini buna zorunlu hissetmektedirler.
Yurdumuzda , sivil halkın korunmasına ilişkin önlemler alınması ile ilgili bilinen ilk girişimin tarihi 1931'dir. Bu tarihte Hava Taarruzlarına Karşı Pasif Korunma adlı talimatla bir takım önlemler getirilmiştir. Daha sonra 3502 sayılı Pasif Korunma Kanunu ve nihayet 1958 yılında da 7126 sayılı Sivil Savunma Yasası çıkarılarak yürürlüğe konulmuştur.
Çağdaş sivil savunma anlayışının bir ürünü olmak üzere , 7126 sayılı Sivil Savunma Yasası çıkarılmıştır. Yasanın birinci maddesinde Sivil Savunma aynen şu şekilde tanımlanır : "Sivil Savunma , düşman taarruzlarına , tabii afetlere ve büyük yangınlara karşı halkın can ve mal kaybının asgari hale indirilmesi , hayati ehemmiyeti haiz her türlü resmi ve hususi tesis ve teşekküllerin korunması ve faaliyetlerinin idamesi için acil tamir ve ıslahı , savunma gayretlerinin sivil halk tarafından azami surette desteklenmesi ve cephe gerisi maneviyatının muhafazası maksadıyla alınacak her türlü silahsız koruyucu ve kurtarıcı tedbir ve faaliyetleri ihtiva eder." Yasa , bu hükmüyle , Sivil Savunmayı tanımlamakla kalmaz , aynı zamanda halkın can ve mal varlığını tehdit eden tehlikeleri , yani Sivil Savunma' nın uğraş alanını , karşı koyması gereken tehlikeleri de belirtir. Hüküm ayrıca , Sivil Savunma' nın amacını , bu amaca ulaşmada tutulacak yolu ve kısaca niteliklerini de saptamıştır.
Kendimize , yakınlarımıza , sevdiklerimize , bulunduğumuz yere ve çevremize faydalı olmak istiyorsak , özellikle afetlerle mücadele yöntemleri , kurtarma servisleri ile ilgili bilgileri ve ilk yardım nedir ve ne şekilde yapılır konularını mutlaka öğrenmemiz gerekmektedir.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
YEŞİLAY HAFTASI
YEŞİLAY HAFTASI
Yurdumuzda her yıl 1-7 Mart tarihleri arası, "Yeşilay Haftası" olarak değerlendirilir.
Hafta boyunca okullarda, basında, radyo ve televizyonlarda sigaranın, içkinin, uyuşturucun zararları anlatılır. Başta uyuşturucu , içki ve sigara olmak üzere tüm kötü alışkanlıkların bırakılması için vatandaşlara çağrıda bulunulur. İçkinin, uyuşturucunun yol açtığı kişisel, ailesel ve toplumsal felaketler anlatılır.
Kurtuluş Savaşı yıllarında Doktor Mazhar Osman ve bazı Türk aydınları , vatandaşlarımızı bu kötü alışkanlıklardan korumak amacıyla 1920 de Yeşilay Derneği'ni kurdular. Derneğin amacı sigara, içki ve uyuşturucu maddelerin zararlarını vatandaşlara anlatarak bu kötü alışkanlıklardan kurtaracak önlemler almaktı.
Hilal-i Ahdar, 1 Mart 1920'de kuruldu, önce "Yeşil Hilal" daha sonra da "Yeşilay" adlarını aldı. Ülküsünü yaymak için 10 Kasım 1930'da "Türkiye İçki Aleyhtarı Gençler Cemiyeti"ni kurdu. Aynı tarihte "İçki Düşmanı" adlı gazeteyi ( şimdiki adı Yeşilay ) çıkartarak ülküsünü yurdun her köşesine ulaştırdı. İçki tüketiminin önlenmesi ve uyuşturucu maddelerin yasaklanması ile ilgili pek çok yasanın çıkarılmasında etkili oldu. 1934 yılında ülke çapındaki faydalı çalışmalarının neticesi olarak Kamu Yararına Çalışan Cemiyetler arasına alındı.
Birleşmiş Milletler 1997 Uyuşturucu Raporu'na göre : Dünyada 200 milyon insan uyuşturucu kullanıyor. Afyon üretimi 1985'ten 1997'ye %300 artarken , afyon sakızı 5 bin, kokain üretimi bin ton civarında. 1993'te yakalanan miktar 1985 yılındakinin 9 katı. Bir yılda yakalanan kokain 251 ton, eroin 31 ton, morfin 13 ton civarında. 140 milyon kişi esrar, 8 milyon kişi eroin, 13 milyon kişi kokain, 30 milyon kişi sentetik ilaç kullanıyor.
Sağlık Bakanlığı'nın 1995'de 7 ildeki liselerde öğrenciler arasında yaptığı araştırmaya göre : Uyuşturucuyu deneyenlerin oranı : esrar %53 , eroin %10 , uçucu madde %35 , kokain %8.8 , morfin %6. Sürekli kullananlar ise , yine aynı sırayla ve % olarak 8.5 , 4 , 6 , 4 , 4 'dür. Unutmayalım ki bu araştırmanın üzerinden 7 yıl geçmiştir ve durum daha vahim hale gelmiştir. İlk defa madde kullananların kullanma gerekçeleri şöyledir : Arkadaş grupları , merak , arkadaş etkisi , bilmeyerek. Özendirici yayınların, çokluğu karşı tedbirlerin alınmaması sonucunda alkol ve uyuşturucu madde alışkanlığı cemiyetimizi içten içe oymaktadır. Gidişat iyi değildir.
1930'larda ülkemizde kişi başına 10 paket sigara ile 1 litre alkollü içki düşerken, o günden 2000 yılına kadar bu rakamlar sigarada 10 kat , alkolde 17 kat artışmıştır. Temel sebepler arasında , 1960'lardan sonra ülkemizde kurulan yabancı sermayeli bira ve şarap şirketleri ve onların büyük ölçüde giriştiği açık ve gizli reklam çalışmaları ile Devletin bunlara verdiği destek en önemli nedendir. Tekel'in reklam ve kazanç yarışına girmiş olması da etkili olmuştur. Otoyollardaki benzin istasyonlarında alkollü içki satılmasına onay verilmiş olan , aymazlık ve sorumsuzluğun olduğu çok fazla ülke yoktur.
Alkol ve uyuşturucu satışlarıyla ilgili yaklaşık 400 milyar dolarlık bir pazardan söz ediliyor. Gençliğimizi tehdit eden kötü alışkanlıklardan korunmak için, sorunun hukuk, eğitim, aile ve medya boyutları ile yeniden ve doğru bir şekilde ele alınması gereklidir. Kim kendi çocuğunun da yarın bir eroinman olmayacağını garanti edebilir?
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
14 MART TIP BAYRAMI
Batılı anlamda ilk tıp okulu olan Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire 14 Mart 1827'de Şehzadebaşı'ndaki Tulumbacıbaşı Konağı'nda açıldı. Bu tarih Türkiye'de 1919'dan beri Tıp bayramı olarak kutlanıyor.
Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında en olumlu gelişmeler sağlık alanında olmuştur. Sağlık Bakanlığı , 3 sayılı Yasa ile kurulmuştur. Sağlık sorunları, reform niteliğinde alınan kararlarla çözülmüştür. Bu dönemde, Mektebi Tibbiye, sadece hekim degil, ünlü devlet adamları da yetiştirmiştir. Bunlardan en tanınmışlarından biri olan Dr. Refik Saydam, 1923-1937 yılları arasında, ondörtbuçuk yıl Sağlık Bakanlığı yapmıştır. Bu dönemde, koruyucu hekimlikte çok büyük ve başarılı çalışmalar yapılmıştır.
Halkımıza günün koşullarına ve ülke gerçeklerine uygun daha iyi sağlık hizmetleri vermek için en fazla emeği geçen hekimlerden Dr. Behçet Uz ilk defa, koruyucu hekimlik ile tedavi edici hekimliği birleştirip, hiyerarşik düzeni sağlamak için büyük mücadele vermiştir. Türk sağlık teşkilatının kalpaksız kuvayi milliyecisi, halk sağlığının büyük hekimi Prof. Dr. Nusret Fişek , ülkemizin yetiştirmiş olduğu, koruyucu hekimliği, aile planlamasını ve halk sağlığını ülkemizde kurumsallaştıran, bu yönde çok değerli hekimler yetiştiren ve ayrıca da, Türk hekimliğinin deontoloji kurallarının, etik boyutunda amansız çalışma gösteren bir büyüğümüzdür.
Tıp bayramları, 1960'lı yılların ortalarına kadar çok büyük coşkuyla kutlanmaktaydı. Fakat, sonraları, ağırlaşan, çözümsüzlüğe doğru giden sağlık sorunlarının tartışıldığı bir ortam haline dönüştü. Yani, dert anlatma ve ağlama günü haline geldi.
Türkiye'de Tıp Bayramı yine buruk kutlanıyor. Türkiye'nin sağlık verileri çağın gerisinde kalmıştır. Bebek ölüm hızının binde 42.7 olduğu, gebe kadınların yüzde 31.5'inin doğum öncesi hiçbir tıbbi yardım almadığı, doğumların yüzde 26.7'sinin evde yapıldığı, anne ölüm hızının yüzbinde 130'lara vardığı, hekim ve sağlık kurumlarının bölgelere göre adil dağılmadığı Türkiye'de Tıp Bayramını kutlamak zor.
Avrupa ülkeleri içerisinde genel bütçeden sağlık harcamaları için en az payı ayıran ülkeyiz ( 2000 yılında % 4.2 iken AB ülkelerinde bu oran en az % 8.5 dir). Sınırlı bir bütçe ile oldukça büyük bir nüfusa sağlık hizmetleri verilmeye çalışılmaktadır. Daha da kötüsü bu sınırlı kaynaklar sürekli israf edilmektedir.
Toplumda sık görülen ve her biri birer sağlık problemi oluşturan bulaşıcı hastalıklar, beslenme bozuklukları gibi koruyucu hekimliğin kapsamına giren çeşitli sağlık problemlerinin çözümü için daha fazla çaba gösterilmelidir.
Ancak , örgütlenme, görevlendirme, en önemlisi de hizmette önceliklerin belirlenmesindeki güçlükler ve yanlışlar nedeniyle topluma yeterince sağlık hizmeti verilememektedir.
Çok küçük bir azınlık dışında toplumun tümü sağlık hizmetlerinden nicelik ve nitelik olarak memnun değildir. Sağlık sektöründeki sorunlar ve sağlık hizmetinin yetersizliği, önemli toplumsal sorunlardan biri olarak çözüm beklemektedir. Toplumsal barışı ve huzuru sarsacak hale gelmiştir.
Sağlıkta yaşanan sorunların en önemli nedenleri sağlık planlamasının yapılacağı bir ulusal sağlık politikasının yokluğu, organizasyon bozukluğu, yönetsel beceri eksikliği, yetersiz kaynak, mevcut kaynakların tek elden ve verimli değerlendirilememesidir.
Hekim ile toplum kopma noktasına gelmektedir. Artan dertler nedeniyle herkes bir diğerini göremez , duyamaz hale gelmiştir.Hasta ve yakınını gerektiği ölçüde bilgilendirmeli, hak ettiği ilgi ve özeni göstermelidir.Hekimlik mesleği ile toplum arasındaki kopukluk ve yanlış anlaşılmalar giderilmelidir. Hekim kolay anlaşılabilen, halka yabancılaşmamış ve hastasına tepeden bakmayan bir konumda olmalıdır. İnsana hizmet edenlerin değeri, ürettikleri hizmet nispetinde artacaktır. Tabii diliyoruz ki bu hizmeti veren hekimlerimiz de hak ettikleri konuma kavuşsunlar. Ve sonuçta oluşacak "Sağlıklı Toplum"la daha huzurlu ve gelişmiş bir duruma gelelim.
19 Mayıs 1919'da Mustafa Kemal Paşa 14 kişi ile birlikte Samsun'a çıkmıştı. Bunların 3'ü doktordu :Refik Saydam, Abdulhak Adnan (Adıvar) ve Dr.Reşit.
14 Mart Tıp Bayramı kutlamalarının en anlamlı ve hüzünlüsü, Çanakkale'de gerçekleştirilecektir. Gelibolu Yarımadası'ndaki Zığındere mevkisinde bulunan Sargıyeri Şehitliği'nde
Çanakkale Savaşları'nda şehit düşen 2000 tabip asker yatıyor.
Bayram olarak kutlanabilecek 14 Martlarda buluşmak dileğiyle.
|
|
Geri dön/Sayfa başına git
|
|
EBELER HAFTASI (21-28 NİSAN)
EBELER HAFTASI
21-28 Nisan Ebeler Haftası olarak kutlanmaktadır. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde temel personel , ebedir. Ebeler, hekimler kadar eski ve bağımsız bir mesleğin üyesidirler. Sağlık hizmetlerinde gelişmeler özellikle gelişmiş ülkelerde ebelerin fonksiyonlarını etkilemiştir. Bazı ülkelerde ebelik, hemşirelik üzerine yapılan bir ihtisas olmuştur. Bu ülkelerde ebelerin yerini ebe-hemşireler almıştır. Aynı zamanda ebelere geleneksel görevleri olan doğuma yardım hizmetine ek olarak, kadın sağlığı, gebelerin periyodik muayeneleri ve aile planlaması hizmetlerinde de sorumluluk verilmektedir. Hemşirelik eğitimi gören ebelerin fonksiyonları arasına çocuk bakımı hizmetleri de eklenmiştir.
Sağlık ocaklarında çocuk sağlığı hizmeti hekimin, denetçi ebe-hemşirenin ve sağlık evi ebelerinin görevidir. Sağlık evi ebelerinin en önemli görevleri şunlardır : Gebelerin periyodik muayenesi ve bakımı, doğuma yardım, lohusaların bakımı, çocukların periyodik muayeneleri,çocukların aşılanması,periyodik muayenelerde hekimin görmesi gereken kadın ve çocukları hekime veya hastaneye sevk,evde doğum yapması tehlikeli olan gebelerin zamanında hastaneye başvurmalarını sağlamak, aile planlaması, ana ve çocuk sağlığı, beslenme ve diğer sağlık konularında kadınlara sağlık eğitimi yapmak.
Ülkemizde görev yapan ebe sayısında ciddi azalma vardır. 2000 nüfusa bir ebe olması gerekirken birçok ilimizde ebe sayısı bu sayının çok altındadır. Batı bölgelerimizde bile sağlık ocakları ve köylerdeki sağlık evlerinde görevli ebe sayısı yetersizdir. Bunun en önemli sebebi sağlık meslek liselerinin ebelik bölümlerinin kapatılmış olmasıdır. Sağlık hizmetleri meslek yüksek okullarından mezun ebeler ise kırsal alanlarda görev almayı istemiyorlar , ayrıca tayin terfiler keyfilik esasına göre yapılmaktadır. Geçmişte sağlık meslek liseleri yatılı iken mezun ebeler mecburi hizmet gereği ihtiyaç bulunan noktalara atanabiliyordu. Son 10 yıldır bu konuda ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır.
Dünyada yılda 585.000 ana ölümü olmaktadır. Bunun %99'u gelişmekte olan ( geri kalmış ) ülkelerdedir. Dünyada ana ölüm hızı yüz binde 430'dur. Afrika'da yüz binde 870, Japonya dışında Asya'da yüz binde 380 olan ana ölüm hızı, Avrupa'da yüz binde 36'dır. Türkiye'de 1974 yılında ana ölüm hızı yüz binde 208 , 1981 yılında yüz binde 132'dir. Sağlık Bakanlığı tarafından 1997-1998'de, yapılan çalışmanın sonucuna göre ana ölüm hızı yüz binde 49.2'dir. Ancak bu sayı sadece 53 ildeki hastanelerin rakamlarıdır , hastane dışı rakamlar bilinmemektedir. Ülkemizde, anne ölüm hızı çok yüksek olup, gelişmiş ülkelerin 30 katıdır. Günde 6, yılda 2 200 kadın, anne olmanın bedelini yaşamını yitirerek ödüyor.
Anne olan kadınların yüzde 63'ü ilk dört hafta içerisinde bebeğini kaybediyor. Anne ölümlerinin önemli bir kısmı nitelikli ve düzenli doğum öncesi bakım ile azalacaktır , tüm anne ölümlerinin en az %65.7si önlenebilir niteliktedir. Yıllık 1.5 milyon doğum dikkate alındığında yaklaşık olarak 600.000 anne ve bebek sağlık hizmeti almamaktadır. Batıdan doğuya gidildikçe doğum öncesi bakım hizmeti alanlar azalmaktadır. Kentlerde yaşayanlar, köylerde yaşayanlardan daha fazla doğum öncesi bakım almaktadırlar. Türkiye'de doğumların 1988-1993 döneminde %59.6'sı sağlık kuruluşunda, %40.2'si evde; 1993-1998 döneminde ise %72.5'i sağlık kuruluşunda, %26.7'si evde gerçekleşmiştir. Çocukların yüzde 26'sının doğum kaydı yok. 12-23 aylık Türk çocuklarının sadece yüzde 40'ı tam aşılı. Ana ve Çocuk Sağlığı Poliklinikleri verilerine göre, gebelikte sağlık kontrolü yaptıran anne adaylarının sayısı artarken, halen 3 gebeden birisi doğum öncesi bakım almıyor.
Gebelerin gebelik süresi boyunca 6 kez, doğumdan sonra bebeklerin 8 kez izlenmesi,doğum öncesi eğitim, anne ve bebekte anormal durumların gözetilmesi ve tesbiti, tıbbi tedbirlerin sağlanması,doğum, ölüm ve yer değiştirmelerle ilgili istatistiki bilgilerin toplanması,tıbbi yardımın olmadığı durumlarda ilkyardım ve acil tedbirlerin alınması gerekmektedir. Bunların sağlanmasında hemen hemen her eve ulaşabilme imkanı olan ebelere büyük görevler düşmektedir.Doğum sonu bakım hizmetleri ülkemizde ana sağlığı hizmetlerinden en az bilinenidir. Bir bakıma , doğum sonu bakım fazla önemsenmeyen ana sağlığı hizmeti görünümündedir. Ebe ya da hemşireye belli bir bölge verilmeli , bölgede kaç hane olduğu, bu hanelerin herbirinde kimlerin oturduğu bilinmeli ve bu insanların herbirinin düzenli takip edilmesi gereklidir. Ebe ya da hemşire, bu insanlardan hangilerinin hekim bakımına ihtiyacı olduğuna karar vermeli ve onları hekime muayene ettirmelidir.
İnsan neslinin devam etmesi, çocuk sahibi olmak ve onların daha sağlıklı büyümesi insanlığın temel hedeflerindendir. Bu süreçte görev alanlardan olan ebeler , sağlık çalışanları ailesinin çok önemli üyesidir. 21-28 nisan arasındaki haftanın sahipleri ebelerdir. Ebeler Haftası öncekiler gibi sessiz sedasız (sahipleri gibi) gelip geçecektir. Onlar görevlerinin başında , kendileri gibi beyaz ve temiz üniformalarının temizliğiyle çalışmaya devam edecekler. Bizler , bu asil ve onurlu mesleğin sahiplerini selamlıyoruz.
|
|
Geri dön
/Sayfa başına git
Ana Sayfa
|