
Click here to continue
Sağlığımızı Korumanın Yolları
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
İŞYERLERİNDE ÇEVRE VE ÇALIŞMA SAĞLIĞI
İşyerlerindeki ısı , ses ve titreşim gibi çevre koşullarının düzenlenmesi , kullanılan araç gereçlerin çalışana da uygun hale getirilmesi , dinlenme , mola süreleri ve günlük çalışma zaman dağılımının doğru belirlenmesi , işyerlerindeki sağlık ve güvenlik sorunlarının çözülmesi gereklidir. İş ortamından kaynaklanan verimliliği engelleyici olumsuz etkenlerin düzeltilmesi hem çalışanın sağlık , mutluluk ve güvenliğini hem de üretim artışını sağlar.
Isı , nem , ışık ve aydınlatma , gürültü , hava akımı , mekan donanımı gibi fiziksel , iş yükü , iş doyumu , stres gibi psiko-sosyal , toz , kir , koku , ağır metaller , zararlı kimyasal maddeler , gazlar , buharlar gibi kimyasal ve fiziksel , böcek ve haşerat gibi biyolojik etkenler iş ortamındaki en önemli çevre özellikleridir. Çalışanlar , kendilerini rahat hissettikleri iş koşullarında verimli çalışabilirler , kötü şartlar verimi azaltır.
Uygunsuz koşullarda çalışmak zorunda kalanlarda el , bilek , eklem , sırt ve diğer hareket organlarını ilgilendiren ciddi sakatlanmalar olmaktadırlar. Titreşim üreten makinaların uzun süre kullanımı (havalı çekiç gibi) , ellerin ve kasların dönmesine neden olan görev ve aletler , ters yöne güç uygulamaları , ellere , bileklere , sırta ve eklemlere aşırı yük binmesi , kolların baş üzerinde çalışmaya zorlanması , belin eğilmeye zorlanması , ağır yüklerin itilmesi veya kaldırılması sakatlanmaları artırır.
Kullanılan el aletlerinde yapılacak küçük değişiklikler bile üretim , sağlık ve güvenliği olumlu yönde etkiler. Örnek düzenlemeler : Ayrıntılı işlerin olduğu yakın mesafeden kontrolun yapıldığı çalışmalarda tezgah ağır işlere göre daha aşağıda olmalıdır. Montaj işlerinde gelen parçalar işe uygun bir pozisyonda olmalı ve işçi iş için aşırı kas gücü harcamamalıdır. El aletleri sakatlanmaya ve kazaya neden oluyorsa değiştirilmeli veya düzeltilmelidir.
Yapılan iş , ters harekete , fazla uzanmaya , dönmeye neden olmamalıdır. İş düzeni kaldırma ve taşımaları en aza indirecek şekilde planlanmalıdır. Sürekli oturarak çalışma azaltılmalıdır , sürekli oturarak çalışmak ayakta çalışmaya göre daha yorucudur. İşyerlerinde çoğunlukla oturarak çalışıldığından oturma tasarımı önemlidir. Masa , sandalye yüksekliğini çalışanın boy, ağırlık, göğüs ve karın çevresine göre ayarlamak yararlı olur. Uygun olmayan sandalye , uzun süre ayakta durma , uzak bölümlere uzanma , yetersiz aydınlatma , işe yakın durma zorunluluğu gibi etkenler , hareket sisteminde (el,kol,ayak,diz,bel,sırt gibi) ağrıya , ayaklarda dolaşım bozukluklarına , görme bozukluklarına, zihinsel yorgunluk ve huzursuzluğa neden olur. Çalışanlar ve kullandığı aletler iyi yerleştirilerek gereksiz güç kayıpları ve vücut zorlanmaları önlenmelidir. Görüntü ekranları ve kontrol üniteleri göz seviyesinin altına yerleştirilmelidir. Çünkü işçiler aşağıya doğru daha rahat bakabilirler. Kontrol panelleri ve aletler bel ile omuz arası seviyeye yerleştirilmelidir. Sık kullanılan cisimlerin ve malzemelerin omuz seviyesinin üstünde olmamasına dikkat edilmelidir. Malzemeler en kısa kolun yetişebileceği uzaklıkta olmalı ve malzemelere uzanırken eğilme veya bükülme en az olmalıdır. Malzemeler vücudun ön kısmına yakın olmalıdır. Kaldırılan malzemeler el ve omuz yüksekliği arasında olmalıdır. Masa veya tezgah bacak uzunluğuna göre ayarlanmalıdır. Özellikle uzun ayaklıların rahat hareket edeceği ve uzanacağı yeterli alan bırakılmalıdır. Ayarlanabilir ayak koyma (istirahat) desteği sayesinde ayaklar sarkmaktan kurtulacak ve vücut pozisyonu kolay değişebilecektir. Kullanılan araç gereçler ele tam olarak oturmalıdır. Büyük eller için büyük, küçük eller için küçük malzemeler seçilmelidir. Büyük eller için yeterli hareket alanı sağlanmalıdır. Periyodik dinlenme ve vücut şeklinin değiştirilmesi , uzun süre ayakta durma problemlerini azaltır. Gölge ve yansımaları azaltmak ve işyerini iyi aydınlatmak gerekir.
İnsanlar iklim değişikliklerine pek dayanıklı değillerdir. İş ortamının iklim koşulları , yani işyerindeki hava hareketleri, ortam ısısı ve nemi çalışanın işe uyum ve verimini etkiler. Havadaki nem oranı hariç tutulduğunda ortam ısısı (santigrat derece olarak) , ağır bedensel çalışma ve ağır endüstriyel işlerde 12-16 , hafif fiziksel işlerde 18 , çoğunlukla oturmadan çalışılan yerlerde 17 , çoğu zaman oturarak çalışılan yerlerde 19 , satış yapılan kapalı yerlerde 19 , büro işlerinde 19-23 , derece olarak önerilir. Dışardaki sıcaklıkla, iş ortamı sıcaklığı arasında 4ºC 'nin üzerinde fark olmamasına gayret gösterilmelidir , yüzeylerin sıcaklıkları ile hava sıcaklığının arasındaki sıcaklık farkı 2 dereceden az yada fazla olmamalıdır.
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
EVİMİZDEKİ TEHLİKELİ KİMYASAL MADDELER
Tahriş edici kimyasal maddelerle çalışmalarda çok büyük özen göstermek gerekir. Ufak bir ihmal ağır yaralanmalara ve kazalara sebep olabilir. Bu nedenle , koruyucu gözlük veya yüz siperi, lastik eldiven, lastik çizme ve koruma elbisesi giymek gerekir. Kimyevi maddeler giysilerden içeri girmemelidir ; sözgelimi pantolon paçaları çizmelerin üzerinde olmalıdır , içine sokulmamalıdır. Kimyasal maddeleri her zaman suya yavaş yavaş ve dikkatle akıtınız ki bir sıçramasın. Asla suyu kimyasal maddeye dökmeyiniz. Tahriş edici kimyasal maddelerin kapları hiçbir zaman güneş altında veya ısı kaynağı yakınında bırakılmamalıdır. Kapların üzerindeki ikazlara dikkat ediniz. Sağlığa zararlı olan bu tür kimyasal maddeler hiç bir zaman , bahçe ve tarlalara , denize , göl ve akarsu gibi tatlı sulara , pis su tesisatına ve kanalizasyona dökülmemelidir.
Bu maddelerin gözlere veya cilde teması halinde derhal bol su ile yıkanılmalı, sonra da hemen bir sağlık kuruluşuna başvurmalıdır. Giysilere bulaşması halinde derhal çıkarmalı , bol su ile duş almalı ve temiz giysiler giyilmelidir. Ortamdan uzaklaşılmalı , açık havaya çıkmalı veya bol oksijenli özel odalara girmelidir.
O kadar çok kiyasal madde ile karşılaşıyoruz ki bunların tamamını incelemek için kitaplar doldurmak gerekir. Tehlikeli kimyasal maddelerle ilgili çok genel bilgiler verdikten sonra , günlük hayatta sık karşılaşılan bazı kimyasal maddelerle ilgili özet bilgiler vermeye çalışalım.
METİL ALKOL (Metanol ,odun ruhu) : Çok defa renksiz sıvı haldedir , açık beyazdan , sarıya kadar renklerde olabilir. Kolay buharlaşan , havadan ağır , yanıcı , havayla karışımı patlayıcı bir sıvıdır. Boyaların, verniklerin ve parlatma maddelerinin temizliğinde ve çözücü olarak kullanılır. Çok zehirlidir. Buharı , gözleri ve solunum yollarını tahriş eder ve sarhoş edicidir. Yüksek konsantrasyonları başağrısı, kendini kaybetme ve görme bozukluğuna neden olur. Cilt vasıtasıyla vücut içine nüfuz edebilir. Yutulduğu zaman fenalık hissi,mide yanması,kusma ve karın ağrısı olur. İçilmesi körlüğe,hatta ölüme sebep olabilir. Korunma için, ortamın havalandırılması , koruyucu gözlük, büyük miktarlarla çalışılıyorsa lastik veya suni elyaftan yapılmış eldiven ve gerektiğinde koruyucu elbise kullanmalıdır. Buharı solunmuşsa su buharı ve oksijen uygulamak gerekir. Hasta sıcak tutulmalı, gözlerine ışık gelmesi önlenmelidir. Yutulmuşsa tıbbi kömür ve koyu kahve içirilmelidir. Kaçak yapılan kolonya ve alkollü içkilere dikkat edilmelidir.
AMONYAK : Renksiz, kuvvetli kokulu bir gazdır. Havadan hafiftir. Ticarette suda çözülmüş baz halde bulunur (salmik ruhu). Hava karışımı patlayıcıdır. En çok gübre ve patlayıcı madde yapımında , soğutma tesislerinde kullanılır. Ev hanımlarının sık kullandığı temizlik maddelerindendir. Cam dahil kapların çatlamasına , kırılmasına , boruların bağlantı yerlerinde kaçaklara neden olur. Cilt , solunum yolları ve gözlerde ağır tahrişe ve tahribe neden olur. Yüksek konsantrasyonda solunması boğulmaya neden olur. Havalandırma gereklidir. Kapalı kaplar taşımalı,geçirmez koruyucu elbise, gözlük, eldiven ve gerekirse maske kullanılmalıdır. Büyük miktarda solunumuşsa hastayı sakin tutmalı, yatırarak taşımalı, derin nefes almasını engellemelidir. Su buharı ve oksijen verilir. Göz bol su ile yıkanır. Derhal tıbbi müdahale gerekir.
BAZLAR : Tahriş edici, alkalik etki yapan, renksizden sarıya kadar değişen renkte olabilen sıvılardır. Teknik kimyada, sabun fabrikalarında, boyacılıkta ve temizleme maddesi olarak kullanılır. Koruyucu gözlük , eldiven, lastik çizme ve önlük ile korunmalıdır. Cilt , gözler ve solunum yolları için özellikle tehlikelidir. İdrar yollarında tahrişe ve kaslarda ağrılara sebep olur. Yutulursa yemek borusunda ve midede ağır tahribat yapar. Cildin ve gözlerin talırişi halinde derhal bol su ile yıkanmalıdır.Yutulduğunda yulaf lapası ve çiğ yumurta verilir. Mideyi yıkamak yanlış ve tehlikelidir. Derhal tıbbi yardım gereklidir.
KLOR : Günlük hayatta , çamaşır suyunun kullanımı sırasında bol miktarda ortaya çıkar. Çamaşır suyu (baz) ile hidroklorik asitin (kezzap) teması halinde ise bu gaz bol miktarda açığa çıkar ve sağlık için tam bir felaket olur. Sarı renkte, keskin kokulu, yanmaz, havadan ağır bir gazdır. Çok zehirlidir.Göze ve solunum organlarına tahrip edici etki yapar. Öksürük, nefes darlığı, gözyaşı artışı, boğulma, morarma meydana getirir. Havalandırma şarttır. Koruyucu elbise, eldiven, lastik çizme, gözlük ve gerekirse maske kullanmalıdır. Gözler etkilenirse bol su ile yıkanmalıdır. Solunmuşsa temiz havaya çıkarılmalıdır. Hasta yalnızca yatarak taşınmalıdır. Böylece solunum hızlanmaz ve zehirlenmenin etkisi artmaz. Su buharı teneffüs ettirilir. Solunan havanın oksijeni artırılmalıdır. Derhal müdahale gerekir.
FORMALDEHİT : Keskin kokulu, yanıcı gazdır. Hava ile karışımı patlayıcıdır. Buharı havadan ağırdır. Ortamın mikroplardan arındırılması (dezenfeksiyon) için ve konserve yapımında kullanılır ; aşırı temizlik meraklısı bazı kimseler evlerini formaldehitle dezenfekte etmeye kalkışabilir. Formaldehidin kendisi ve buharı deri , göz ve solunum yolları için şiddetli tahriş edicidir. Çok düşük orandaki karışımları bile tehlikelidir. İyi bir havalandırma , koruyucu elbise, eldiven, gözlük, maske gereklidir. Temas edildiğinde , gözler ve cilt bol su ile yıkanmalıdır. Solunum yollarının tahrişi halinde su buharı solutulur. İstirahat ve bol oksijen solumak gerekir. Yutulması sindirim sisteminde harabiyete neden olur.
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
İÇME SUYUNUN NİTELİKLERİ
Musluk suyu , içmesek bile mutlaka güvenli ve içilebilir nitelikte olmalıdır. Çünkü , banyo,el,yüz,vücut temizliği,gıda maddelerinin ve kapların temizliği işlemleri sırasında kullanma sularını da bir şekilde gözümüze, ağzımıza , yiyeceklerimize temas ettiriyoruz. Demek ki kullanma suları da içme suyu kalitesinde olmalıdır.
Su , doğadaki haliyle çok nadiren hemen içilebilecek nitelikte olabilir. Dağıtım sistemlerine bu özelliği kazanmış olarak verebilmek için depolama, flokulasyon, sedimantasyon, filtrasyon ve dezenfeksiyon gibi bir dizi işlem gerekir. Suyun işlenmesi ve dezenfeksiyonu oldukça karmaşık,zor ve pahalı bir teknik süreçtir. Suyun doğasına ve kaynağına bağlı olarak işlemlerden biri veya birkaçı birarada gerekebilir.
Su , kokusuz, renksiz, berrak ve içimi hoş olmalıdır. Tortusuz ve renksiz olmalıdır ; sularda fenoller, yağlar gibi suya kötü koku ve tat veren ve sağlığa zararlı kimyasal maddeler, mikroplar olmamalıdır. Kullanma maksatlarına uygun olmalıdır. Sertlik değeri önemlidir.
Bulanıklık suyun mutlaka kirli olduğunu gösterir. Nedeni inorganik maddeler ( kum, kil, silis, kalsiyum karbonat, demir, mangan, sülfür vb.) olabileceği gibi , organik maddeler ( bakteri , yosun , algler vb.) de olabilir. Mikroskopla görülebilecek cisimlerden , gözle görünecek büyüklükteki tortulara kadar her şey bulanıklığa neden olabilir. Özellikle nehir sularında çok olan bulanıklığın nedeni , yağmurlarla taşınan toprak veya nehre karışan evsel-endüstriyel atıklardır. Bu kirlenme sırasında suya karışan organik ve inorganik maddeler bakteri üremesini kolaylaştırır. Bakteri oluşumu suyun bulanıklığını daha da artırır.
Su dezenfekte edilmiş , yani içerisindeki mikroplardan arındırılmış olmalıdır. Ancak sudaki mikroorganizmaların ( çeşitli türden mikrop , parazit , mantar , yosun vb. ) tümünün yok edilmesi mümkün değildir. Hedef bunların sayısını azaltmak ve hastalık etkenlerini yok etmektir. İşlemlerin etkili olabilmesi için dezenfektan maddenin sudaki mikroplarla tam temasının sağlanması gerekir. Mikroplar suda bulunan bazı katı maddelerin içine girerek dezenfektan maddeden kurtulabilmektedir,katı maddeleri iyi filtre etmek gerekir. Suyun kanalizasyon ile , insan ve hayvan atıkları ile kirlenmesi insan sağlığı açısından büyük tehlikedir. Bu tür bir kirliliğin nedeni, dezenfeksiyon işleminin yetersiz olması veya dağıtım şebekesine sonradan bulaşma olabilir (boru sistemindeki çatlaklar,kaçaklar gibi). Kanalizasyon içeriği, tifo , kolera , basilli ve amipli dizanteri, hepatit(bulaşıcı sarılık) ve poliyomyelit(çocuk felci) hastalıklarının etkenleri gibi çok önemli mikropların kaynağıdır. Bunların bulaştığı suların yalnızca içilmesi değil , diğer amaçlarla kullanımı da tehlikelidir. Toprak ve bitki kaynaklı pek çok mikroorganizma nehirler, göller gibi yüzey sularında doğal olarak bulunabilir. Bunlar suda uzun süre yaşayabilir. Su sıcaklığı artarsa mikrop üremesi de artar. Bazı bakteriler şebekenin bağlantı kısımlarındaki zararsız sanılan malzemelerle veya suyun içindeki organik maddelerle beslenerek çoğalabilir. Bazı mikroplar halk sağlığı açısından doğrudan tehlikeli değilse de özellikle düşkünlerin ve direnci zayıf kimselerin topluca bulunduğu huzurevi , kreş , hastane gibi ortamlarda alışılmadık türden bulaşıcı hastalıklara neden olabilir. Bazı küçük canlılar ise insan sağlığı için zararlı olmamakla birlikte suyun tadını, kokusunu, berraklığını etkileyebilir.
Suyun rengi , yapraklar, kozalaklı ağaç meyveleri, ağaç ve sebze artıkları , evsel ve endüstriyel artıklar gibi organik veya inorganik maddelerin suda çözünmeleriyle meydana gelir. Demir gibi bazı inorganik maddeler de suya renk verebilir.
Sudaki rahatsız edici koku ve tadın nedeni , organik maddeler , canlı organizmalar , demir, mangan ve korozyon ürünü maddeler , fenol gibi endüstriyel atıklar , fazla klorlama , fazla mineral varlığı , çözünmüş gazlardır. Bazı organik ve inorganik maddeler ( aldehitler, ketonlar, sülfür içeren organik bileşikler, sülfür ve metan gibi gazlar) özellikle yeraltı suları, göl, su haznesi, kanalizasyon gibi kapalı sistemlerde kötü kokuya sebep olurlar.
Arsenik, kadmiyum, krom, kurşun, civa gibi bazı kimyasal maddeler ve ağır metaller çok zehirlidir. Çözünmüş organik kimyasallar , tarım ilaçları , böcek ilaçları , kimyasal eriticiler ve çözücüler , deterjanlar küçük miktarlarda bile insan ve hayvanlar için tehlikelidir. Trihalometanlar ve dioksin gibi suda çözünmüş bazı organik maddeler kanser yapıcıdır. Baryum, nitrat, florür, radyoaktif maddeler, amonyum, klorür gibi maddelerin ise suda sadece belli miktarlarda olması kabul edilebilir.
Gerek yüzey suları , gerekse yeraltı suları toprak ve taş malzemeden mineral çözerler. Suda kalsiyum , magnezyum , klorür , florür , sodyum, bikarbonat , demir , sülfür , sülfat , nitrat , silis , manganez vb. bir çok mineral iyon halinde bulunabilir. Bunların miktarının az veya çok olması sağlık için önemlidir. Demir ve manganez yer altı sularında hemen her zaman, yüzeysel sularda ise yılın bazı aylarında yüksek miktarlarda bulunur. Demir ve manganın fazla olması, su iletim hatlarında demir bakterilerinin çoğalmasına neden olur. Bu bakteriler suya kırmızı-kahverengimsi renk verir. Borularda biriken bakteriler tutunduğu yerden koparak suyun kirlenmesine sebep olur. Kumaş,porselen eşya,kağıt,deri,plastik, gıda gibi sanayilerde kullanıldıklarında ürünün özelliklerinde bozulmalara neden olurlar.
Suyun sertlik derecesini belirleyen , su içinde minerallerin (iyonların) miktarıdır. Minerali fazla sular ishale neden olabilir. Bu sular sert sular olup , kullanıldıklarında kireçlenme / taşlaşma nedeniyle eşyalara , cihazlara , giysilere , cilde ve saça da zarar verirler. Bu sularda sabun köpürmez. Sertlik giderilirse , korozyon kontrolüne yardımcı olur , taşlaşmanın önüne geçilir.
Su içinde çözünmüş halde oksijen bulunur ve gereklidir. Sudaki mineralin miktarı, suyun oksijeni çözme yeteneğini etkiler. Saf su, yüksek mineral içerikli suya göre daha çok , deniz suyu ve kuyu suları, taze yüzey sularına göre daha az oksijen içerirler. Yeterince oksijenlenmemiş , yani havalandırılmamış ve dinlendirilmemiş sular içmek için uygun değildir.
PH , suyun asit-baz durumunu gösteren bir ölçüdür. TS-266'ya göre, içme sularında pH 6.5-8.5 tavsiye edilen değerdir. Bu parametre içme suyunun güvenliği hakkında doğrudan bilgi vermez. Düşük pH'lı asidik sular, korozif oldukları için borulardaki birtakım zehirli metalleri çözebilirler , bu ise sağlık için tehlike demektir. Yüksek pH'ı olan sular ise , pH'ı yükselten kimyasal maddenin türüne göre tehlikeli olabilir.
Su deyip geçmemek gerek. Rastgele yerlerden su almak , bir şey olmaz zannederek her hangi bir suyu içmek veya kullanmak hiç de akıllıca değildir.
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
GIDA KATKI MADDELERİ
Gıda katkı maddeleri gıdalarda mikrop üremesini önleme ve dayanıklılığı arttırma, besleyici değeri koruma, teknolojik işlemlere yardımcı olma, renk, görünüş, lezzet, doku gibi duyusal özellikleri düzeltme gibi pek çok amaçla gıdalara katılan maddelerdir. Katkı maddelerinin bir kısmı sağlığa zararlıdır.
Gıda boyaları ve yapay katkı maddeleri gıda sektörü tarafından oldukça sık olarak kullanılmaktadır. 1986 Ocak ayından beri birçok gıda ambalajında , ürün içinde kullanılan katkı maddelerinin ‘E’ numaraları ile kodlanmış olarak gösterilmesine başlandı. E numarası, Avrupa Topluluğu Bilimsel Komitesi tarafından incelenmiş ve gıda katkı maddesi olarak kullanımında sakınca görülmeyen maddeler için verilmiş onayı belirleyen ve katkı maddesinin kimyasal adının yerine kullanılan tanıtıcı bir işarettir. FAO(Dünya Gıda Örgütü) ve WHO(Dünya Sağlık Örgütü)'nün ortak olarak oluşturdukları Gıda Kodeks Komisyonu (CAC) tarafından hazırlanan Uluslararası Numaralama Sistemi (INS) de bu numaraları benimsemiş olup, gıdaların etiketlerindeki içerik listesinde katkı maddelerinin bir takım kimyasal ifadeler yerine yazılması amacıyla belirlenmiştir.
Gıda katkı maddelerinin ambalaj üzerinde gösterilmesi mecburiyeti sağlık için önemlidir. Örneğin , allerjik hastalığı olanlar için , gıdalarda kullanılan kıvam arttırıcılar, gıda boyaları vb. gibi katkı maddeleri tehlikeli olabilmektedir. Çünkü gıda katkı maddeleri allerjiye neden olmaktadır. Katkı maddeleri ve boyaların yan etkileri yanında , müslüman ve yahudiler için ayrıca önemlidir. Her iki dinin de yasaklamış olduğu maddeler gıdalarda olmamalıdır ( Alkol bileşenli katkılar, bitkisel yazmadıkça kaynağı mutlaka domuz olan E471, E472, v.b.katkı maddeleri ).
1980 sonrasında Türkiye ekonomisinin liberalleşmesi(!) ve müttefiklerimize her bakımdan teslim olmamız bir çok sorunu beraberinde getirdi. Peynir, et gibi gıda maddelerinin ithalatı serbest bırakıldı. Yapılan bu dışalım sonucunda birçok insan bu ürünleri tüketti fakat katkı maddelerini sorgulamadı. Halen bu ürünler bilinçsizce tüketilmektedir. Birşeyi yemeden, içmeden önce içeriğini sormalıyız. Tükettiğimiz bazı boyalı yiyecek ve içeceklerin içinde ‘Sunset Yellow’ olarak adlandırılan gıda boyası oldukça sık kullanılmaktadır ve özellikle küçük çocukları hiperaktif hale getirmektedir. Türkiye’de üretilmeyen ve doğrudan ithal edilen ürünlerin içinde kullanılan E471, E472 gibi numaralar içeren katkı maddeleri de bitkisel orijinli yazmadıkça kesin olarak domuzdan elde edilmiştir.
Günümüzde gıda sektörü tröst halini almıştır. Örneğin , hiç bir yayın organında hamburger , Pepsi Cola veya Coca Cola'nın zararlı olduğunu göremezsiniz. Kolalı içeceklerde kullanılan katkı maddelerinin incelenmesine hiç bir zaman izin verilmemektedir.
Gıda maddelerinde kullanılan ve sakıncalı olan E numaraları şunlardır : E120 , E435 E472(e) ,E493,E422, E436 , E478 , E494 , E430 , E470 , E481 , E495 , E431 , E471 , E482 , E542 , E432 , E472(a) , E483 , E570 , E433 , E472(b) , E491 , E572 , E434 , E472(c) , E492 , E904. Bu numaraların yanında yazıyla yazılmış olanları da bulunabilir. Bunlar: Jelatin (Dana jelatini olarak açıkça belirtilmemişse yenmesi sakıncalıdır), lipaz, pepsin, tripsin, hayvansal tabanlı peynir mayası (rennet), gliserol, gliseril, tribenzoat, gliseril tributirat, gliseril tripropiyonat, glisin, oksistearin, stearik asit, stearat, mono-, di-, ve triasetin, spermacetti, sperm yağı, kazein ve kazeinat, şarap, protein, yağ asitlerinin mono ve digliseritleri.
Şu ana kadar zararı belirlenmeyen katkılar : E100, 103, 104, 105, 111, 121, 122, 126, 130, 132,140, 151, 152,160,161, 162, 163, 170, 174, 175, 180, 181,200, 201, 202, 203, 203, 236, 237, 238, 260, 261,262, 263,270,280, 281, 282, 290, 300, 301, 303, 304,305, 306, 307, 308, 309, 322, 325, 326, 327, 331, 332,333, 334, 336, 337, 382,400, 401, 402, 403, 404, 405,406, 408, 410, 411, 420, 421,422,440, 471, 472, 473,474, 475, 480.
Şüpheli katkılar : E125, 41, 150, 153, 171, 172, 173, 240, 241, 477, 605,E220, 221,222,223, 224, 338, 339, 340, 341,460, 461,466, 407 ,E200,E250, 251, 320, 321.
Tehlikeli katkılar : E102, 120, 311, 312.
Kanserojen katkılar : E102, 110, 123, 124, 131, 142, 210, 211, 213, 214,215, 216, 217.Örneğin E211-Sodyum Benzoat ketçap ve bir çok gıdada bulunmaktadır. E123,110 ABD, İngiltere, Fransa, Almanya,Rusya, Japonya ve birçok ülkede yasaklanmıştır. Fakat ülkemizde renkli draje çikolatalarda ve kaymaklı bisküvilerde halen kullanılmaktadır. En tehlikeli kanserojen katkı E330'dur ve ne yazık ki birçok hazır gıdada kullanılmaktadır.
Halen kullanılan veya kullanılması önerilen tüm katkı maddelerine toksikolojik(zehir bilim) değerlendirme uygulanmalıdır. Bu değerlendirmede, katkı maddelerinin kullanımı ile oluşabilecek etkiler belirlenmelidir. Yalnızca sağlığa zarar vermeyen katkı maddelerinin kullanımına izin verilmelidir. Tüm katkı maddeleri sürekli kontrol altında tutulmalı ve kullanım durumları yeni bilimsel bulgular doğrultusunda gerekirse yeniden değerlendirilmelidir. Bir katkı maddesi mutlaka onaylanmış standart ve özelliklere uygun olmalıdır. Kullanımına izin verilen katkı maddelerinin denetim ve değerlendirilmesinde en önemli iki husustan birincisi bu maddelerin gıda saflığında olmaları, diğeri ise gıdalarda izin verilen sınırı aşmamaları şartıdır.
Katkı maddelerinin kullanımına , gıdaların besleyici değerini korumak ; özel diyetle beslenmesi gerekenler için hazırlanan gıdaların bileşiminde yeralmak ; gıdaların dayanıklılığını sağlamak veya gıdanın lezzet , koku gibi özelliklerini tüketiciye aldatmayacak şekilde düzeltmek ; gıda işleme, hazırlama, nakil veya depolama aşamalarına yardımcı olmak gibi amaçlarla ve kötü niyetli üreticilerin , hatalı hammadde, hatalı ve hijyenik olmayan tekniklerin kullanımını maskelememesi şartıyla izin verilebilir.
Katkı maddelerini kullanırken , "Her madde toksindir, ancak toksin ile ilacı birbirinden ayıran dozdur" (Paracelcus) ifadesini unutmamak gerekir.
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
GIDA GÜVENLİĞİ
Gıda güvenliği, tüketilen gıdanın sağlığa zarar vermemesi için yapılan bütün çalışmaları kapsar. Yapılan bir çok hata sonucu gıdalar, besleyici değil zararlı maddeler haline gelmektedir. Gıda kaynaklı hastalıklar ve doğurduğu kötü sonuçlar hızla artmaktadır. İngiltere'de her yıl toplam nüfusun %20'si, ABD'de %28'i gıda kaynaklı hastalıklara yakalanmaktadır. Geri kalmış ülkelerde ise çok daha fazla kişinin bu hastalıklara yakalandığı tahmin edilmektedir. Güvenli gıdanın üretilebilmesi için,üretim yerinden,tüketiciye ulaşana kadarki tüm aşamalarda gıda güvenliğinin , yani hijyen şartlarının oluşturulması ve uygulanması gerekir.
Tüketilen gıdanın sağlıklı olması, üretici, imalatçı, pazarlamacı, tüketicinin tümüne bağlıdır. Uygun şartlarda üretilmeyen,taşınmayan,saklanmayan,tüketilmeyen gıdalar sağlığımız için tehlikelidir. Bu tehlikeli maddeler , kimyasal (deterjan vb temizlik maddeleri,madeni yağ,tarım ilacı,böcek,fare vb zararlılarla mücadele için kullanılan ilaçlar) ; fiziksel (cam,metal,saç,tüy,kıl,böcek, sinek gibi haşerat,nem,istenmeyen sıvılar,vb yabancı cisimler) ; mikrobiyolojik (küf, maya, bakteriler) olabilir.
Bu tehlikeleri engellemek için gıdanın üretiminden ambalajlanıp pazarlanmasına kadar bütün aşamalarda hijyen kurallarına tam olarak uyulmalıdır. Bu amaçla standart oluşturmak için kullanılan HACCP sistemi hem Avrupa Birliği’nde (14 Haziran 1993) , hem de ülkemizde ( Türk Gıda Kodeksi Yönetmenliği , 16.11.1997 tarihli 560 sayılı KHK’e bağlı) yasal zorunluluk haline getirilmiştir.
Günümüzde yiyecek üretim bilimi sayesinde ve artan nüfusa bağlı gıda ihtiyacının karşılanması için ucuz ve bol miktarda yiyecek üretilmektedir. Fakat bu durum, gıda kalitesinde bozulmalara da neden olmuştur. Modern(!) tarımda yapay gübreler, pestisitler (böcek ilaçları), ürün miktarını artırıp görüntüsünü güzelleştiren çeşitli ilaçlar ve hormonlar kullanıldığından, tarım ürünleri kimyasal maddeler içinde yetiştirilmekle kalmaz, bir de bunlarla kaplanırlar. Çoğu yerde hızla azalan tarım alanlarındaki topraklar yorgundur ve toprak kalitesi bozulmuştur. Ölçüsüz ve bilinçsiz tarım ilacı,hormon vb. kullanımı Türkiye'de yaygındır. Zaten olmayan tarım ve hayvancılık politikalarımıza bir de ekonomisi gelişmiş ve şirketleşmiş devlet haline gelmiş olan müttefiklerimizin(!) yaptığı baskı ve yönlendirme sonucunda yurdumuzda gıda güvenliği diye bir kavram kalmamıştır.
Tarım arazilerini ve suları kirleten böcek ilaçları,petrokimya ürünleri,nitrat, arsenik,cıva,kurşun gibi pek çok zehirli kimyasal maddeyi tükettiğimiz gıdalarla bizler de alıyoruz. Dünyanın en güvenli gıda ürünlerine sahip olmakla övünen ABD'de , her yıl her dört kişiden biri gıda kaynaklı bir hastalığa yakalanıyor ve yaklaşık 5000 kişi bu nedenle ölüyor. Geri kalmış ülkelerde ise yılda iki milyona yakın çocuğun bu nedenle öldüğü tahmin ediliyor.
Et üretimini artırmak için kullanılan sentetik bir hormon olan DES, doğal östrojenden on kat daha güçlü bir kanserojendir. ABD'de bazı et üreticileri , bol protein kaynağı olduğu için hayvan yemlerinin içine tavuk gübresi karıştırmaktadır. Ispanak, marul gibi sebzeler suni gübre kullanımı nedeni ile nitrozamin içerir. Kavun, karpuz üretiminde zehirli olan temik adlı madde kullanılmaktadır. Kabak, domates, kirazda dithiocarbamate, metakaxyl gibi kimyasallar bulunmaktadır. Domates ve balık gibi besinlerle hormon ve ağır metaller almaktayız. Hormonlar daha çok sera bitkilerinde kullanılmaktadır ; dozunun ve cinsinin ayarlanmaması halinde insanlar için tehlikeli bir uygulamadır. Çoğu kanserojen olan bu maddeler besin yolu ile alınınca sinir sistemi hastalıklarından , hücre bölünmesinin engellenmesine, anormal hücrelerin oluşumundan (kanser) , zehirlenme nedeni ile ani ölümlere kadar birçok soruna neden olabilmektedir. Kurşun vücutta kan üretimini engeller, karaciğer,beyin,sinirler gibi bir çok organda tahribata neden olur. Kurşunun gıdalarda yüksek miktarda bulunması, anemi(kansızlık), karaciğer ve böbrek harabiyeti, sinirsel rahatsızlıklar, davranış ve zihinsel bozukluklar oluşmasına neden olur. Aşırı florür, büyükbaş hayvanlarda diş ve kemiklerin yumuşamasına, hayvanın zayıflamasına, sütten kesilmesine, deride sertleşmeye, tüylerde kurumaya ve kırılmaya neden olur. Mantar ilaçları kümes hayvanlarında yumurta verimini düşürür. Hayvanların dokularında biriken çeşitli ilaçlar karaciğer, böbrek gibi organların çalışmalarını bozar, ölümcül bile olabilir.
Gıdaların depolanması ve işlenmesi sırasında kullanılan katkı maddeleri çok önemlidir. Örneğin gıdaları renklendirmek için kullanılan bazı gıda boyaları kilogramda 0.5 mg’dan fazla kullanıldığında kanserojen etki yapmakta ve allerjik hastalıklara neden olabilmektedir. Besin maddelerinin sınırsız rafine edilmesi ve kimyasal maddelerle bulaşması nedeniyle sağlığımız bozulmakta, kronik hastalıklar artmaktadır. Gübreler, haşere ilaçları ve pek çok kimyasal madde, yan ürün olarak serbest radikaller oluşturur, bunlar kanserojendir. İşlenmiş gıdalar yüksek oranlarda lipit peroksit içerir; bunlar kalp-damar sisteminde tahribat meydana getiren serbest radikallerin oluşumuna yol açar. Organik maddelerden yeterince arındırılmamış suya aşırı klor katıldığında etkileşim sonucunda kanserojen bir madde olan trihalometan oluşur. Salam,sucuk, sosis gibi et ürünlerine , renk bozulmalarına ve mikropların üremesine engel olmak için nitrit ya da nitrat katılır ; bunlar ise etin aminoasitleriyle birleşerek, nitrosamin dediğimiz çok kuvvetli bir kanserojene dönüşür. Askorbik asit ve benzoik asit de aşırı kullanıldığında zehir etkisi gösterir. Hazır çorbalarda ve lezzet arttırıcı olarak kullanılan sodyum glutamat fazla kullanılırsa şizofreni, unutkanlık, hırçınlık yapmaktadır ; bir yaşına kadar olan bebeklere ise hiç verilmemelidir.
Gıdaların depolanması ve işlenmesi sırasında yapılanlar, bu işlemlerin yapıldığı ortamda gıdanın temas ettiği yüzeyler önemlidir. Gıdaların hazırlandığı veya muhafaza edildiği kutu ya da ambalajlardan ağır metal iyonları gıdaya geçebilir. 1997 Mayıs ayında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'mızın yaptığı taramada , domates salçası ve konserve gıdaların büyük bölümünde standartların üzerinde, kalitesiz teneke kutu kullanılması nedeniyle ağır metaller belirlenmiştir. Ağır metaller insan sağlığı için çok zararlıdır.
Yiyeceklerinizi hazırlamadan ve yemeden önce ellerinizi mutlaka iyice yıkayın. Ellerinizi önce ılık su ile ıslatın , daha sonra sabunla köpürterek yıkayın. Yıkama işlemi hiç olmazsa 20 saniye sürmelidir. Tırnak temizliği çok önemlidir. Meyve ve sebzeler özellikle de çiğ yeneceklerse çok iyi yıkanmalıdır. Yiyeceklerin yıkanmasında sabun veya deterjan kullanılmamalıdır. Çiğ etle temas eden her türlü çatal bıçak veya yüzey ılık sabunlu su ile temizlenmelidir. Gıdanın bozulmasını ve besin değerinin düşmesini engellemek için doğru pişirme teknikleri gerekirse uzmanlardan öğrenilmelidir.
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
TÜRKİYE'DE BESLENME SORUNLARI
Milletin ve bireylerin sağlıklı ve güçlü olarak yaşaması, ekonomik ve sosyal gelişme, refah düzeyinin artması, huzur ve güvenin sağlanabilmesi için yeterli ve dengeli beslenme en temel şartlardandır. Büyüme ve gelişme, hayatın sürdürülmesi, sağlığın korunması ve geliştirilmesi , neslin sağlıklı devamı için beslenme önemlidir. Bireyin sağlıklı, üretken, huzurlu olmasında önemli etkisi olan beslenme yetersiz olduğunda sağlık ve eğitim harcamaları artar ve verimsizlik, iş kazalarının artması , iş gücü kaybı gibi nedenlerle ulusal ekonomi büyük zarar görür.
Beslenme meselesinin global boyutları da vardır. Dünya nüfusu ve doğal kaynaklar üzerindeki baskılar giderek artmaktadır. Yoksulluk açlığın en büyük nedenidir. Açlığı gidermek için fakirliğin ortadan kaldırılması , dünya nimetlerinin tüm milletler tarafından daha adil paylaşımının sağlanması gerekmektedir. Globalleşme ya da yeni dünya düzeni olarak bizlere sunulmaya çalışılan sınır tanımaz “yeni sömürge düzeni” , yoksul ülkeleri ve insanları daha da yoksullaştırmakta , buna bağlı olarak da dünyadaki açlık sorunu hızla artmaktadır.
Türk halkının temel besini ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Son yıllarda ekmek, süt, yoğurt, et ve ürünleri, taze sebze ve meyve tüketiminin azaldığı, kuru baklagil , yumurta ve şeker tüketiminin arttığı söylenebilir. Toplam yağ tüketiminde önemli bir değişiklik olmamasına karşın, sıvı yağ tüketiminin, katı yağa göre artmaktadır , bu olumlu bir gelişmedir. Yeterli miktarda protein alınmakla birlikte bunun çoğu bitkisel kaynaklardır, hayvansal protein tüketimi yetersizdir. Türk halkı kalsiyum, A ve B2 vitaminlerini yetersiz tüketmektedir. Süt ve ürünlerinin diyetteki azlığı kalsiyum ve B2 vitamin yetersizliğinin en önemli nedenidir.
Türkiye’de 0-5 yaş grubu çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği, demir eksikliği anemisi, raşitizm, okul çağındaki çocuk ve gençlerde zayıflık ve şişmanlık, demir eksikliği anemisi, vitamin yetersizlikleri, iyot yetersizliği , diş çürükleri, yetişkin kadınlarda zayıflık veya şişmanlık, demir eksikliği anemisi, iyot ve vitamin yetersizlikleri, yaşlılarda kötü beslenmeye bağlı kronik hastalıklar sık görülmektedir. Türkiye genelinde okul öncesi çocukların %16 sının beslenmesi bozuktur. Bu çocukların %2.1’de ileri derecede malnutrisyon bulunmaktadır. Zayıflık-kısa boyluluk (%14-25) kırsal ve gecekondu bölgelerinde yüksek orandadır. Anemi (kansızlık) okul çağı çocuklarının %17-35'den fazlasında bulunmaktadır. Ülkemizde okul çocuklarının beslenme durumunu içeren bir yasa bulunmamaktadır. Öğrencilerin %60-85’i sabah kahvaltı yapmıyor , %25-43 öğrenci sokak satıcılarından alış veriş yapıyor , tüketilen besinler genellikle simit, lahmacun, sandviç, gofret, çikolata, hamburger tipi (fast-food) yiyeceklerdir. Çay, kolalı/kolasız içecek tüketimi %50’nin üzerinde iken , süt, ayran tüketimi sadece %15-25'dir. Çocuklarımızda protein,vitamin,enerji yetersizliği , buna bağlı büyüme ve gelişme ve geriliği önemli bir sorundur. Beş yaşındaki çocukların yaklaşık olarak %15-20'sinde kronik beslenme yetersizliği görülmekte ve buna bağlı olarak %8-10'u olması gereken ağırlığın altında kalmaktadır. Bebek ve çocuk ölümlerinin çoğunun nedeni yetersiz beslenmeye bağlı büyüme-gelişme bozuklukları ve önlenebilir hastalıklar olup, protein, enerji, vitamin ve mineral eksikliğinin neden olduğu beslenme yetersizliklerinden kaynaklanmaktadır.
Toplu beslenme hizmeti verilen ticari kuruluşların başında gelen restoran ve lokantaların verdiği hizmetin yeterliliği de tartışılır durumdadır. Türk Mutfağı yemeklerine rastlanmamakta , hatta kaçınılmaktadır. Hamburger yemeyip ev yemeği yiyenler adeta görgüsüz ilan edilmeye başlanmıştır. Ayaküstü beslenme (fast-food), özellikle kentsel bölgelerdeki çocuk ve gençlerde yaygın bir beslenme şekline gelmiştir. Bu şekilde beslenme doymuş yağ asitleri yönünden zengin, posa , A ve C vitaminleri yönünden eksik olup, yetersiz ve dengesiz beslenmeye neden olmakta, şişmanlık, kalp-damar hastalıkları riskini arttırmaktadır.
Ülkemizde yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarına yol açan nedenlerin başında yoksulluk gelmektedir. Gelir düzeyi iyi olanlar ise beslenme bilgileri yanlış olduğu için iyi beslenememektedir.
İyi beslenme alışkanlığı ve beslenme eğitimi küçük yaşlarda verildiği zaman etkili olmaktadır. Bu nedenle okul öncesi eğitimden başlayarak herkes bu konuda eğitilmeli ve öğretim müfredatına “beslenme” dersi konulmalıdır.
Aynı gruptan olup da maliyeti farklı olan besinler vardır. Kırmızı ve beyaz et, kuru baklagiller ve yumurta , özellikle protein kaynağı olarak kabul edilir. Yumurta , kuru baklagiller , beyaz etler ve bazı balıklar kırmızı ete göre çok daha ucuzdur. Süt ve sütten yapılan besinler,özellikle kalsiyum kaynağı olarak tüketilir. Yağlı süt, yağlı yoğurt, yağlı peynirin maliyeti çok yüksek iken , az yağlı peynir , lor ve çökeleğin maliyeti çok daha düşük olup , az yağlı az olduğu için kalp-damar sağlığı açısından da iyidir. Vitamin ve mineral ihtiyacımız için gerekli olan taze sebze ve meyveler , mevsiminde bol ve ucuzdur. Pahalı sebze ve meyveler diğerlerine göre daha besleyici değildir. Örneğin pahalı bir meyve olan 1 kg muz parasıyla mevsiminde pazardan 4-5 kg elma, portakal, mandalina, patates satın alınabilir. Sera ürünleri pahalıdır , ayrıca besin değeri daha düşük , daha lezzetsizdir , hormon ve kimyasal madde bulaşık olabilir. Tahıllar en iyi karbonhidrat kaynağı olmalarının yanı sıra B grubu vitaminler ve posa yönünden de zengin besinlerdir. Bu grup besinler başta ekmek olmak üzere un ve undan yapılan besinler ile, pirinç, bulgur, makarna, şehriye gibi besinlerdir. Bulgur pirince göre, daha değerli ve ekonomik bir besindir. Makarna ve şehriye de pirince göre daha ucuz ve daha besleyicidir. Tahıllar gibi enerji kaynağı olan patates ülkemiz için çok önemli bir besin maddesi haline gelmelidir. Yağlar yağda eriyen vitaminlerin taşıyıcısıdır. Yağ tüketiminin günde ortalama 30 gr (3 yemek kaşığı) olması önerilmektedir. Akdeniz Ülkesi olmamıza rağmen, zeytinciliğe gereken önemin verilmeyişi ve zeytinliklerin çarpık kentleşme sonucu azalmasıyla zeytinyağı pahalı hale getirilmiştir. Zeytinyağının özelliklerine benzeyen kanola ve fındık yağı yarı yarıya daha ekonomikdir. Katı yağlardan tereyağı yerine A ve D vitamini ile zenginleştirilmiş ve içerisindeki yağ asitleri daha sağlıklı duruma getirilmiş akışkan veya yumuşak margarinler tercih edilebilir. Rafine bir besin olması nedeniyle tatlı olarak şekerin tüketiminin azaltılması , bal yerine daha besleyici ve daha ekonomik olan pekmezin tüketimi , hazır reçel , marmelat yerine, evde ve mevsiminde (bol ve ucuz bulunduğu dönemler) meyvelerden reçel , marmelat yapımı çok daha doğrudur.
Türkiye’de halkın beslenme durumunu etkileyen faktörlerin en başında gelir dağılımındaki dengesizlik gelir. Bölgelere, mevsimlere, sosyal ve ekonomik düzeye , kentte veya kırda yaşamaya göre beslenme yapımız önemli farklılıklar gösterir. Beslenme konusundaki bilgisizlik, hatalı besin seçimi , yanlış hazırlama, pişirme ve saklamaya neden olmakta , böylece beslenme sorunlarının boyutları büyümektedir. Kitle iletişim araçlarıyla denetimsiz olarak yapılan yayınlarla halka kasıtlı olarak yanlış ve aldatıcı beslenme bilgileri verilmektedir. Albenisi ve lezzeti olan, çok fazla koruyucu ve kimyasal madde , yüksek enerji içeren yiyecek ve içeceklerin reklamları özellikle çocukları yetersiz ve dengesiz beslenmeye yönlendirmektedir.
Ülkemizdeki besin , beslenme ve beslenmeye bağlı sağlık sorunların çözümlenebilmesi için tarım, hayvancılık, deniz ve tatlı su balıkçılığı gibi ana konular ile yem,gübre,tarım sahaları ve benzeri bağlı konuları da içeren besin ve beslenme stratejilerimizi (hedefler , amaçlar) belirlememiz , bunlara uygun beslenme politikaları üretip uygulamaya başlamamız acilen gereklidir. Aksi halde yakın gelecekte milletimiz açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Zaten halen de yetersiz,dengesiz,düzensiz,sağlıksız beslenmekteyiz. Ulusal beslenme stratejimiz ve buna bağlı ulusal beslenme politikamız olmadığı gibi bu alanı destekleyecek olan tarımla ilgili milli stratejimiz ve milli politikamız da ne yazık ki yoktur ya da bir takım uluslararası , ulusötesi, milletsiz bazı tekellere peşkeş çekilmek istenmektedir. Belirlenmeyen tarım ve beslenme hedefleri , başkalarının ülkemiz adına ürettiği hedefler ve politikalar nedeniyle temel besin maddelerimiz giderek az üretilmekte ve dışa bağımlı hale getirilmektedir. Son zamanlarda altın tepside sunulmaya çalışılan teslimiyetçi politikalar nedeniyle tarım , hayvancılık ve beslenme ile ilgili sektörlerimiz giderek kötü duruma düşmektedir. Ülkemizde beslenmeye bağlı bir çok sağlık sorunu yaşanmakta, bunların milletimize ve devletimize maddi ve sosyal maliyeti artmaktadır. Bütün reflekslerimizin kaybettirilmeye çalışıldığı bu dönemlerde , gelecek nesillerin aç kalmaması için millet olarak uyanmamız gerekir.
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA BESLENME VE YOKSULLUK
Yoksul olmak, karın doyuramamak, açlık duygusunu yaşamak, aç kalmak, sevdiklerinin ve kendinin açlığını gideremeyerek aciz kalmak çok rahatsız edici, yaşanmaması gereken bir duygudur. Açlık ve yoksulluk ülkemizde ve dünyada günümüzün en acil, temel ve önemli meselesidir. Açlık en önemli sorun olduğu için, yoksulluk meselesi genellikle beslenmeyle ilgili olarak incelenir.
Hiç bir canlı yeterli gıda almadan sağlıklı hayat sürdüremez. Açlık, insanın algılama yeteneğini körleştirir, zihinsel ve bedensel üretkenliği engeller. Aç insan çalışamaz, düşünemez, üretemez, kendisiyle ve çevresiyle yeterince ilgilenemez. Aç bırakılan birine istenilen her şeyi yaptırmak mümkündür. Açlığı yok etmek sadece yüce bir ideal değildir, aynı zamanda toplumsal barış için bir mecburiyettir. Aç kalmamak ve yeterli gıda almak en kutsal ve vazgeçilmez insan hakkıdır. Doymak ve sağlıklı olmak, bazılarının siyasallaştırarak ve boş bir slogan olarak haykırdığı yaşama hakkının içi doldurulmuş halidir. Açlık ve yoksulluk, insan sağlığını en fazla tehdit eden nedendir. Açlığın getirdiği hastalıklar, yoksulların ve ulusların giderlerine ek yükler getirir, zaten geçim zorluğu çeken insanların hayatı daha da zorlaşır. Dünyada milyonlarca aile bu zorluklarla yaşamaktadır.
Milletlerin ve bireylerin sağlıklı, güçlü ve üretken olarak yaşaması, ekonomik ve sosyal gelişmenin olması, refah düzeyinin artması, huzur ve güvenin sağlanabilmesi için yeterli ve dengeli beslenme en temel şartlardandır. Büyüme ve gelişme, hayatın sürdürülmesi, sağlığın korunması, neslin sağlıklı devamı için yeterli ve dengeli beslenme gereklidir. Bireyin sağlıklı, üretken, huzurlu olmasında önemli etkisi olan beslenme yetersiz olduğunda sağlık ve bakım harcamaları artışı, verimsizlik, iş kazalarında artış, iş gücü kaybı gibi nedenlerle ulusların ekonomileri de zarar görür.
Yoksulluk, bir ülkenin gelişmişlik seviyesi ile yakından ilişkilidir. Geri kalmış ülkelerde yoksulluk oranı nüfusun % 40 ile % 80'i arasında, kısmen gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde ise % 40'ın altındadır. Açlığın ve yoksulluğun en önemli nedenleri kaynakların amaç dışı ve adil olmayan kullanımı, üretim eksikliği ve işsizlikdir. Birleşmiş Milletler Örgütü'nün yoksullukla ilgili raporlarında, yoksulluk yapısal ve geçici olarak ikiye ayrılmaktadır. Yapısal yoksulluk ülkenin sosyal, ekonomik, politik yapısı ve kurumlarının özellikleri ve işleyiş şeklinden, geçici yoksulluk ise geçici dönemlere özgü sebeplerden (mevsimlik işsizlik, enflasyon gibi nedenlerden) kaynaklanır. Gelir seviyesini belirleyen etkenler olan ekonomik ve sosyal göstergelerin düzgün belirlenmesi, yoksulluğun nedenlerini ve yoksulların kimler olduğunu bilmemizi sağlar. Yoksulluk sınırı da ulusal gelir gibi bir ülkenin gelişmişlik seviyesinin göstergesidir. Bir ülkede, yoksulluk önemli hale gelmişse, o ülkede gelir dağılımı mutlaka önemli ölçüde bozuktur. Bazı geri kalmış ülkelerde yoksulluk oranı gelişmekte olan ülkelerden çok daha düşük olabilir. Çünkü bu ülkelerde gelir dağılımı eşitsizliği de düşüktür. Bir anlamda yoksulluk bütün ülke içinde paylaşılmaktadır.
Gelişmiş ülkelerle geri kalmış ülkeler arasındaki gelir eşitsizliği giderek büyümektedir. Açlık ve yoksulluk, tüm dünyaya dayatılan ve "yeni dünya düzeni" , globalleşme gibi isimlerin verildiği ekonomik nüfuz alanları kavgalarının yaşandığı bir ortamda giderek daha önemli bir sorun haline gelmektedir.
Açlık ve yoksulluk meselesi çözümlenmezse, insanlığın ulaştığı gelişmiş bilim ve teknolojinin sıfırlanıp yok olmasına neden olabilecek büyük savaşlar yaşanacaktır. İnsanoğlu bir an önce medenileşmek ve çok temel bir mesele olan açlığı bitirmek zorundadır.
DÜNYA'DA AÇLIK VE YOKSULLUK
16 Ekim Dünya Gıda Günü olarak kutlanır, 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü olarak kabul edilir. Dünyada yaklaşık 850 milyon insan aç ve yoksul iken Dünya Gıda Günü'nü kutlamak tuhaf bir durumdur. Bir insanın bir şey yiyemediği için ölmesi çok acıdır ve insanlık için utanç vericidir. Açlığı ve yoksulluğu yılın her günü, her anı düşünmeli ve ortadan kaldırmak için çalışmalıyız.
Beslenme meselesinin global boyutları vardır. Dünya nüfusu ve doğal kaynaklar üzerindeki baskılar giderek artmaktadır. Yoksulluk açlığın en büyük nedenidir. Açlığı gidermek için fakirliğin ortadan kaldırılması, üretimin artırılması, kaynak israfının engellenmesi, dünya nimetlerinin tüm milletler tarafından daha adil paylaşımının sağlanması gerekmektedir. Globalleşme ya da yeni dünya düzeni olarak bizlere sunulmaya çalıışlan sınır tanımaz yeni sömürge düzeni, kaynak ve kullanım dağılımındaki adaletsizliği artırarak yoksul ülkeleri ve insanları daha da yoksullaştırmakta, dünyadaki açlık sorunu da ağırlaşmaktadır.
Bir hesaba göre, dünyada üretilen tüm gıdalar insanlar arasında eşit bir şekilde paylaştırılacak olsaydı, herkes günde 2760 kalori alacaktı ki, bu da sağlıklı ve üretken bir hayat sürmek için gerekli olandan (2450) bile fazladır. Dünyada herkesi beslemeye yetecek gıda olmasına rağmen açlık ve beslenme yetersizliğinin varolması kaynak, üretim ve dağıtım imkanlarındaki dengesizlik, üretim imkanlarının yeterli ve verimli kullanılmaması sonucudur. Dünyamızın bu meseleyi çözebilecek ve açlığı ortadan kaldıracak zenginliği, kaynağı ve kapasitesi vardır. Asıl sorun bu kaynakların yanlış ve adaletsiz kullanımındadır. 2000 yılı itibariyle dünyada silahlanmaya harcanan paranın sadece % 1'i bile, açlık sorununu ortadan kaldırabilir. Toklar ve açlar bloklaşması belirginleşmektedir. Yoksullukla mücadele, insani boyutunun yanı sıra dünya barışına da katkı sağlayacağı için gereklidir.
Dünyanın en zengin ülkelerinde yaşayan en varlıklı yüzde 20'nin zenginliği en yoksul ülkelerde yaşayan en yoksul yüzde 20'nin 1960'da 30 katı, 1995'de ise 82 katı olmuştur. Dünyamızda 2 dolardan az bir parayla (yoksulluk sınırı) geçinen 2 milyar 800 milyon insan var, bunların 1 milyar 200 milyonu günde sadece 1 dolarla (açlık sınırı) hayatta kalmaya çalışıyor, bu sayıya her yıl 25 milyon kişi ekleniyor. 1996'da, 358 kişinin servetleri toplamı, dünya nüfusunun yüzde 45'i olan en yoksul devletlerin yıllık gelir toplamına eşittir. Dünyadaki tüm ekonomik faaliyetin dörtte birinden fazlası 200 tane işletmenin elinde bulunmaktadır. Ancak, bu 200 işletme, dünya faal nüfusunun yalnızca yüzde 0,75'ine iş olanağı sunmaktadır. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya zenginliğinin yarısından biraz fazlasını elinde bulunduran 400 şahsın %4 oranında vergilendirilmesi mümkün olsa, yeryüzündeki yoksulluk ve bulaşıcı hastalıklar sorunu çözülmüş olabilecektir.
1982-1990 yılları arasında sekiz yılda, yoksullardan zenginlere doğru, yalnızca borç alış-verişi yoluyla, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD'nin Avrupa'ya yaptığı Marshall yardımlarının sekiz katı tutarında bir gelir transfer edilmiştir. Borçlu ülkelerdeki ortalama bir yurttaş, alacaklı olan bir OECD ülkesindeki ortalama yurttaştan 55 defa daha yoksuldur. Birleşmiş Milletler verilerine göre, 200 milyonu beş yaşın altındaki çocuklar olmak üzere 850 milyon insan açlıkla uğraşırken, büyük çoğunluğu gelişmiş ülkelerde olmak üzere 300 milyon insan aşırı şişmanlık nedeniyle hastalanıyor. Yetersiz beslenme ve buna bağlı hastalıklar nedeniyle her yıl 12 milyon çocuk 5 yaşına gelmeden ölüyor. Dünya nüfusunun yaklaşık 5'te biri yetersiz besleniyor. Her 4 saniyede bir kişi yetersiz beslenmeden dolayı hayatını kaybediyor. Dünyadaki yaklaşık 1,1 milyar insan yeterli ve temiz içme suyu bulamıyor.
Gelişmiş ekonomiler fakir ve gelişmekte olan ülkelere tarım geliştirme yardımı yerine FAO vasıtasıyla doğrudan gıda yardımı yapmakta, miktarını da çok düşük tutmaktadır. Tarım teknolojisi yardımını ve tarım ticaretini ise reddetmektedirler. Gıda maddeleri, enerji ve su gibi stratejik ürünlerdir. Çağımızda gıda maddeleri gelişmiş ülkeler tarafından geri kalmış ülkelere karşı ekonomik ve politik silah olarak kullanılmaktadır. Yeni Dünya Düzeni formülüyle dünyayı yeni baştan düzenlemeye koyulan gelişmiş ekonomiler, yani batı kapitalizmi, yoksul ülkelerin tarım politikalarını da biçimlendirip yönlendirmek için her şeyi yapmaktadırlar. Zengin ülkeler her yıl kendi çiftçilerine yaklaşık 300 milyar dolar yardım yaparken, fakir ve gelişmekte olan ülkelere FAO vasıtasıyla yaptıkları yardım 11 milyar dolardır. Ağır borç yükü altında olan bir çok ülkede, borç veren kuruluşların baskısıyla tarımdaki, sanayideki ve teknolojideki destekler kaldırılarak açlık ve yoksulluk artırılmıştır. Yeniden şekillendirilmekte olan dünyada, (su ve enerji alanları ile) tarım politikaları ve tarım ürünleri piyasaları en çok müdahale edilen alanlardır. Nitekim sanayileşmiş ülkeler (ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda vb.) aynı zamanda tarım alanında da birer dev haline gelmiştir. Kendi aralarında yaptıkları nüfuz mücadelesini yanlış algılayan bazı gaflet uykusundakilerle, bilerek ve isteyerek maşa olan hıyanet içinde olan bazıları ise gözlerimizi boyayıp ısrarla bizi bir yerlere yamamaya çalışıyorlar. Bunlar olsa olsa insan eti yiyip, insan kanı içen çağdaş! yamyamlar olarak tarif edilebilirler.
TÜRK HALKININ BESLENME ÖZELLİKLERİ
Türk halkının temel besini ekmek ve diğer tahıl ürünleridir. Son yıllarda Türkiye'de ekmek, süt, yoğurt, et ve ürünleri, taze sebze ve meyva tüketiminin azaldığı, kuru baklagil, yumurta ve şeker tüketiminin arttığı söylenebilir. Toplam yağ tüketiminde önemli bir değişiklik olmamasına karşın, sıvı yağ tüketimi, katı yağa göre artmaktadır, bu durum kısmen olumlu bir gelişmedir. Yeterli miktarda protein alınmakla birlikte bunun çoğu bitkisel kaynaklardır, hayvansal protein tüketimi yetersizdir. Türk halkı kalsiyum, demir, vitamin gibi temel besin maddelerini yeterince tüketmiyor.
Türkiye’de 0-5 yaş grubu çocuklarda büyüme ve gelişme geriliği, demir eksikliği anemisi, raşitizm, okul çağındaki çocuk ve gençlerde zayıflık veya şişmanlık, demir eksikliği anemisi, vitamin yetersizlikleri, iyot yetersizliği, diş çürükleri, yetişkin kadınlarda zayıflık veya şişmanlık, demir eksikliği anemisi, iyot ve vitamin yetersizlikleri, yaşlılarda kötü beslenmeye bağlı kronik hastalıklar sık görülmektedir. Türkiye genelinde okul öncesi çocukların %16'sının beslenmesi bozuk olup, bu çocukların %2.1’inde ileri derecede malnutrisyon (yetersiz beslenme) görülmektedir. Okul çağı çocuklarının %25'den fazlasında anemi vardır. Zayıflık-kısa boyluluk (%14-25) kırsal ve gecekondu bölgelerinde yüksek orandadır.
Okul çocuklarının beslenme durumunu düzenleyen bir yasamız yoktur. Öğrencilerin %60-85’i sabah kahvaltı yapmıyor, %25-43 öğrenci sokak satıcılarından alış veriş yapıyor. Tüketilen besinler genellikle simit, lahmacun, sandviç, gofret, çikolata, hamburger tipi (fast-food) yiyeceklerdir. Çay ve kolalı/kolasız içecek tüketimi %50’nin üzerinde iken, süt, ayran tüketimi sadece %15-25'dir. Çocuklarımızda protein, vitamin, enerji yetersizliği, buna bağlı büyüme ve gelişme geriliği önemli bir sağlık sorunudur. Bebek ve çocuk ölümlerinin çoğunun nedeni protein, enerji, vitamin ve mineral gibi temel besin maddelerinin eksikliğinin neden olduğu beslenme yetersizlikleri, büyüme-gelişme bozuklukları ve önlenebilir hastalıklardır.
Toplu beslenme hizmeti verilen ticari kuruluşların başında gelen restoran ve lokantaların çoğunda Türk Mutfağı yemeklerine rastlanmamakta, hatta kaçınılmaktadır. Hamburger yemeyip ev yemeği yiyenler adeta görgüsüz ilan edilmeye başlanmıştır. Ayaküstü beslenme (fast-food), özellikle kentlerdeki çocuk ve gençlerde yaygın bir beslenme şekli olmuştur. Bu şekilde beslenme doymuş yağ asitleri yönünden zengin, posa, A ve C vitaminleri yönünden eksik olup, yetersiz ve dengesiz beslenmeye neden olmakta, şişmanlık ve kalp-damar hastalıkları riskini artırmaktadır.
Ülkemizde yetersiz ve dengesiz beslenmenin nedenleri arasında yoksulluk önemli olmakla birlikte gelir düzeyi iyi olanlar da beslenme bilgileri yanlış olduğu için kötü beslenmektedir. Doğru beslenme alışkanlığı ve beslenme eğitimi küçük yaşlarda verildiği zaman etkili olabilir. Bu nedenle aileden ve okul öncesi dönemden başlayarak herkes bu konuda eğitilmeli ve eğitim-öğretim müfredatına beslenme dersi konulmalıdır.
Aynı gruptan olup da maliyeti farklı olan besinler vardır. Kırmızı ve beyaz et, kuru baklagiller ve yumurta, özellikle protein kaynağı olarak kabul edilir. Yumurta, kuru baklagiller, beyaz etler ve bazı balıklar kırmızı ete göre çok daha ucuzdur. Süt ve sütten yapılan besinler, özellikle kalsiyum kaynağı olarak tüketilir. Yağlı süt, yağlı yoğurt, yağlı peynirin maliyeti çok yüksek iken, az yağlı peynir, lor ve çökeleğin maliyeti çok daha düşük olup, az yağlı olduğu için kalp-damar sağlığı bakımından da iyidir. Vitamin ve mineral ihtiyacımız için gerekli olan taze sebze ve meyvalar, mevsiminde bol ve ucuzdur. Pahalı sebze ve meyvalar diğerlerine göre daha besleyici değildir. Örneğin pahalı bir meyva olan 1 kg muz parasıyla mevsiminde pazardan 4-5 kg elma, portakal, mandalina satın alınabilir. Sera ürünleri pahalıdır, ayrıca besin değeri daha düşük, daha lezzetsizdir, hormon ve kimyasal madde bulaşık olabilir. Tahıllar en iyi karbonhidrat kaynağı olmalarının yanı sıra B grubu vitaminler ve posa yönünden de zengin besinlerdir. Bu grup besinler başta ekmek olmak üzere un ve undan yapılan besinler ile, pirinç, bulgur, makarna, şehriye gibi besinlerdir. Bulgur pirince göre, daha değerli ve ekonomik bir besindir. Makarna ve şehriye de pirince göre daha ucuz ve daha besleyicidir. Tahıllar gibi enerji kaynağı olan patates ülkemiz için çok önemli bir besin maddesi haline getirilmelidir. Yağlar yağda eriyen vitaminlerin taşıyıcısıdır. Yağ tüketiminin günde ortalama 30 gr (3 yemek kaşığı) olması uygundur. Akdeniz Ülkesi olmamıza rağmen, zeytinciliğe gereken önemin verilmeyişi ve zeytinliklerin çarpık kentleşme sonucu azalmasıyla zeytinyağı pahalı hale getirilmiştir. Zeytinyağının özelliklerine benzeyen kanola ve fındık yağı yarı yarıya daha ekonomikdir. Katı yağlardan tereyağı yerine A ve D vitamini ile zenginleştirilmiş ve içerisindeki yağ asitleri daha sağlıklı duruma getirilmiş akışkan veya yumuşak margarinler tercih edilebilir. Rafine bir besin olması nedeniyle tatlı olarak şekerin tüketiminin azaltılması, bal yerine daha besleyici ve daha ekonomik olan pekmezin tüketimi, hazır reçel veya marmelat yerine, evde ve mevsiminde (meyvanın bol ve ucuz bulunduğu dönemlerde) reçel, marmelat yapımı çok daha doğrudur.
Beslenme bilgisinin yetersizliği, hatalı besin seçimine, yanlış hazırlama, pişirme ve saklamaya neden olmakta, böylece kötü beslenmenin boyutları büyümektedir. Kitle iletişim araçlarıyla denetimsiz olarak yapılan yayınlarla halka kasıtlı olarak yanlış ve aldatıcı beslenme bilgileri verilmektedir. Albenisi ve lezzeti olan, çok fazla koruyucu ve kimyasal madde, yüksek enerji içeren yiyecek ve içeceklerin reklamları özellikle çocukları yetersiz ve dengesiz beslenmeye yönlendirmektedir.
TÜRK TARIMININ YAŞADIĞI FELAKET
Ülkemizdeki tarım üretim verimi gelişmiş ülkelere göre genelde düşüktür. Verim hayvancılıkda daha da düşüktür. Et üretim mekanizmalarımız tıkanmış ve ithale mecbur hale gelinmiştir. Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren hayvan sayılarında düşüşler olmuştur. 1980'de hayvan varlığımız 16 milyon sığır, 48 milyon koyun, 15 milyon kıl keçisi iken 1997'de sığır sayısı %30, koyun sayısı %38, kıl keçisi %50, tiftik keçisi ise %83 azalmıştır. Tarım işletmelerimiz küçük ölçeklidir. Tarım alanlarımızı toplulaştıracağımıza, satış, miras gibi yollarla sürekli parçalayıp küçültüyoruz. Devlet Üretme Çiftliklerimiz atıl hale getirilmiş olup, 1980 sonrasında da Tarımsal Ürün Geliştirme İstasyonlarımız dönemin iktidarı tarafından kapatılmıştır.
Yurdumuzda 24.5 milyon hektar orman alanı olması gerekirken, iyi vasıfta ormanlar 8.9 milyon hektardır, bunlar da talan ediliyor. Toplam arazimizin % 30-35 kadarı tarıma uygundur. Çoğu tarım alanı erozyon etkisine terkedilmiştir. Her yıl, Kıbrıs adasını 10 cm kaplayacak miktarda verimli tarım toprağımızı erozyonla kaybediyoruz. Çayır ve meraların plansız olarak tarıma veya yerleşime açılması ve meraların yanlış kullanımı sonucu ot kalitesi ve verimi düşmüş, hayvancılık gerilemiş, erozyonda artış olmuştur.
Çok geniş sanılan tarım alanlarımız, hızlı nüfus artışı, plansız kentleşme ve sanayileşme nedeniyle büyük tehdit altındadır. Her türlü hileli ve gayrı ahlaki yöntem kullanılarak en verimli tarım arazileri üzerine binalar, yollar konduruluyor. Bütün kentlerimiz verimli tarım arazilerine doğru genişlemektedir. Karayolları en verimli topraklardan geçirilmekte, sanayi siteleri, konutlar, turizm işletmeleri buğday zannedilerek tarlalara dikilmekte, bazı tuğla ve seramik işletmeleri toprağın kaymak tabakasını yok etmektedir. Kentleşme ve sanayileşme uğruna verimli tarım arazileri talan edilmiştir. İskenderun-Mersin arasındaki bütün Çukurova, İzmir başta olmak üzere kıyı Ege, Manisa, Aydın civarı, Gediz, Büyük ve Küçük Menderes, Sakarya, Susurluk, Porsuk, Kemalpaşa havzaları, Bursa Ovası, Tekirdağ-İstanbul arası başta olmak üzere bütün Trakya, Çorum, Ankara, Konya gibi hemen hemen bütün tarım alanlarımız yok edilmektedir. Sıra Iğdır Ovası ve Güneydoğu'ya gelmiştir. Son 20 yılda 1.5 milyon hektar verimli tarım alanı amaç dışı kullanıma açılmıştır. Bir yandan GAP projesine katrilyonlar harcanırken diğer yandan en verimli arazilerin yok edilmesi büyük bir çelişkidir. Bu gidişle 20-25 yıl içinde tüm verimli alanlar çeşitli binalarla dolar, çocuklarımız da oturur onları yer ve bize rahmet okur.
Anayasamızın 45. maddesi, tarım topraklarının amaç dışı kullanılmasını engellemeyi devlete bir görev olarak vermiştir. Köy Hizmetleri Kanunu gereği tarım topraklarının kullanım biçimlerini belirleyen yönetmelik 1990 ve 1991 yıllarında değiştirilerek verimli tarım arazilerinin sınai kuruluşlara tahsisi imkanları genişletilmiştir. Tarım Alanlarının Tarım Dışı Gaye ile Kullanılmasına Dair yeni yönetmelik ile, tarım konusunda tek yetkili olması gereken Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tamamen devreden çıkarılmaktadır. “Halen sulanmamakla birlikte toprak özellikleri sulamaya elverişli olan ve mevcut su kaynaklarını kullanarak sulanması mümkün olan arazi sulu tarım arazisi sayılır” şeklindeki ifade, yeni yönetmelikle değiştirilerek, “halen sulanmayan bir arazinin sulu tarım arazisi sayılabilmesi için ek bir tesis yapmayı (kanal, kanalet dahil) gerektirmemesi” hükmü getirilmektedir. Böylece sulamaya açılabilecek tüm alanlar kuru tarım arazisi kapsamı içine alınmaktadır. Bu yeni tanımlama tarım alanlarının daha kolay yağmalanmasını sağlayacaktır. Yönetmeliğin 8. Maddesine eklenen D Bendi'ne göre, “tarımsal üretimde kullanılacak girdileri (örneğin traktör, gübre vb) üreten veya tarımsal ürünleri işleyecek olan tesisler” için neredeyse her sınıftaki tarım alanının kullanılmasına izin verilmektedir. Bir başka maddede ise, 1. sınıf tarım alanının çevresinde yapılaşma varsa, bu tarım alanının da 1. sınıf tarım alanı olmaktan çıkarılmasına izin veriliyor.
İstendiği zaman ve istendiği biçimde değiştirilmesi çok kolay olan yönetmeliklerle tarım alanlarının korunması mümkün değildir. Bütün Türkiye'de, arsa yapabiliriz yaklaşımıyla tarım, orman, çayır ve mera alanları, çeşitli şekillerde ahlaksızca yapılan “kanuna karşı hile” yöntemleriyle ya da hileli mevzuat hazırlayarak, siyaset ve bürokraside bulunan bazı vatan hainlerinin de yardımı ile talan edilmektedir. Tarım alanlarımız ve tüm topraklarımız öksüz ve sahipsiz bırakılmak isteniyor. Topraklarımız yabancılara peşkeş çekilmek isteniyor. Ülkemizde kadastro çalışmalarının henüz yapılmamış olması da çok acıdır. Tarım arazileri ve diğer arazi varlığımızın net olarak tespiti için kadastro işlemlerinin acilen yapılması gereklidir.
Yakın geçmişte kendine yetebilen Türkiye'nin tarımda dışa bağımlı hale getirilmiş olması acı bir durumdur. Gümrük Birliği gibi tek yanlı teslimiyetçi anlaşmalarla ülkemiz tarımı ve sanayisi kendine yeterli olmaktan çıkarılıp hızla dışa bağımlı hale getirilmektedir. ABD'nin Türkiye'ye 1998'de verdiği GSM kredileri tutarı 250 milyon dolardır, bu kredinin yarıdan fazlası ABD'den pamuk ithalinde kullanılmıştır. Türkiye'nin tarım, sanayi ve teknoloji üretimi ipotek altına alınmakta, baltalanıp yok edilmektedir. Tarım, sanayi ve teknoloji alanlarında destekleme, koruma, patent, fiyat, pazar, ithalat ve vergi stratejilerinin ülkemiz aleyhine ve yanlış belirlenmesi daha da yoksullaşmamıza neden olmaktadır.
Türkiye genel gıda üretimi açısından nispeten kendine yetmekle beraber, hayvansal protein üretim ve tüketimi olması gerekenden geridir. Gelecekte çok daha ciddi sorunlarla karşılaşmamak için Türk ziraatı desteklenmeli, kalkındırılmalıdır. En azından, temel besin maddeleri olan canlı hayvan ithali, buğday ve şeker pancarında yapılan yanlışlar gibi büyük hatalardan acilen kurtulmamız gerekir. Erozyon tahribatı, meraların ve tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı mutlaka önlenmelidir. Mamul veya yarı mamul tarım ve hayvancılık ürünlerinin ithaline plansız izin verilmesi, olması gereken koruma politikalarının uygulanmaması, yem, gübre, tohum, makina gibi girdilerin yurtiçi üretimi yerine ithaline ağırlık verilmesi Türk tarım ve hayvancılığına büyük darbe indirmiştir.
Örnek uygulama olarak 102 bin dekar büyüklüğündeki arazi üzerine kurulmuş olan Atatürk Orman Çiftliği, yağmalamalar sonucu 33.851 dekar kalmıştır. TMO, TZDK, EBK ve SEK gibi kuruluşlar ülke tarımını destekleyip yönlendirmek üzere çiftçinin hizmetine sunulmuştu. Fakat bunların çoğu kötü işletmecilik yapılarak ve Türk işletmecilerine de devredilmeyerek heba edilmektedir. Tarım ve hayvancılığın gelişmemesi sonucunda hem ziraatçımız, hem bunları hammadde olarak kullanan sanayicimiz, sonuç olarak da tüm milletimiz daha yoksul hale getirilmiştir.
Tarımsal Ürün Geliştirme İstasyonlarımız, Ürün Geliştirme ve Üretme Çiftliklerimiz acilen yeniden işler hale getirilmeli, sadece devlet eliyle değil becerikli Türk işletmecileri tarafından da kurulup çalıştırılmalıdır. Türkiye'nin sanayileşebilmesi için, hammadde kaynağı olan tarımımızı da geliştirmemiz gereklidir. Tarımda, sanayide ve teknolojide üretimi ve istihdamı artıracak politika ve uygulamalar dışında kurtuluş yoktur. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik şartlar ne olursa olsun, ziraat, sanayi, bilim ve teknoloji mutlaka desteklenmelidir. Çünkü ya üretimimizi artıracağız ya da gelecekte aç ve yoksul olacağız.
AB ile imzaladığımız gönüllü teslimiyet anlaşması olan Gümrük Birliği, her konudaki ödüne ek olarak, bir de tarım ürünlerimizin ticaretini kapsam dışı bırakmış ve ülkemiz tarımının gelişmesini tıkamıştır. Eskiden kendini doyurabilmekle öğünen ülkemiz hızla açlığa mahkum ediliyor. Şeker pancarı, zeytin, ayçiçeği, hububat, meyva, sebze, tütün vb. tüm tarım ürünleri ile balıkçılık, küçük-büyük baş ve kümes hayvancılığı üretiminin geliştirilmesi ve özendirilmesi gerekirken geleceğimizi ipotek altına alan çeşitli uluslararası teslimiyetçi politikalar ve aymazlıklar sonucunda, bugün biz doyduğumuzu zannetsek bile doymayacağız ve yarın da gelecek nesillerimiz aç kalacaktır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün de söylemiş olduğu gibi “Başlıca güç ve varlık dayanağımız topraktır, vatan toprağı kutsaldır, kaderine terkedilemez”. Milletimizi doyurmalıyız, hem de mümkünse doğdukları yerde doyurmalıyız. Topraklarımızı korumalı, geliştirmeli ve gelecek nesillere bozulmadan intikalini sağlamalıyız.
YOKSULLUK VE BESLENME MESELEMİZ
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için yoksulluk sadece açlık olarak değil, tam doyma, sosyal meseleler ve kurumlar bakımından da incelenmelidir. Yani yoksulluğun sosyolojik özellikleri de belirlenmeli ve bunlara yönelik gerekli tedbirler de alınmalıdır.
Türkiye’nin Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönemlerinde gelir dağılımı sorunu hep olmuştur ve çoğu zaman da görmezlikten gelinmiştir. İlerleme, yalnızca ekonomik, sınai, teknolojik kalkınma ve üretim artışı olarak görülmüştür. Kalkınma ve gelir dağılımı arasındaki sıkı ilişki önemsenmemiştir. Adil olmayan paylaşım ilişkilerinin kalkınmanın önündeki en önemli engellerden olduğu farkedilmemiştir.
Gelir dağılımının Türkiye'de çok bozuk olmasına karşın toplumsal sorunların bu derece büyük olmaması, ısrarla bozulup değiştirilmeye çalışılan aile yapımız ve sosyal özelliklerimiz sayesindedir. Fakat nereye kadar dayanabileceğimiz meçhuldür. Çünkü sosyal yapımız da tahrip edilmektedir. Gelir dağılımının en iyi olduğu 1960-1980 arası dönem toplumsal yapının da en krizli dönemidir. Birileri rahat etmemizi istemeyerek, her fırsatta bir şeylere müdahale etmiştir ve etmektedir. Saptırılan ekonomik, sosyal, siyasal hedefler ve uygulamalar, yeniden tarif edilerek dayatılan (çağdaşlaşma değil) batılılaşma, yeni dünya düzeni vb kavramların uygulanması sayesinde, gelir dağılımı 1980 sonrasında tekrar bozulmuştur ve bozulmaya devam etmektedir. Gelir dağılımındaki bozukluğun artması yoksulluğun artması demektir. Adaletsiz bir gelir dağılımı yoksulluğun en önemli göstergesidir. Adaletli bölüşüm ilişkileri olmadan, yoksulluğu önlemek imkansızdır. 1973-1994 yılları arasında tarımdaki nüfus sadece % 1,1 azaldığı halde, gelir payı 16,7 puan düşmüştür. Gelişmiş ülkelerde ücretlerin GSYİH’daki payı % 40-60 iken, Türkiye'de 1980'de %27, 1995'de %15 olmuştur. Ancak, bir çok kimsenin düşündüğünün tersine ülkemizde yoksulluk sadece çalışanlar için geçerli değildir. Uluslararası sermayenin parçası olmadan üretim yapmaya, istihdam yaratmaya çalışan sanayicimiz, ziraatçımız, tüccarımız da yoksulluğa itilmiştir.
Ekonomik krizin bütün ağırlığı ile sürdüğü ülkemizde açlık ve yoksulluğu en hüzünlü ve ağır şekilleriyle yaşıyoruz. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) yaptıkları araştırmalara göre nüfusumuzun % 15'i bir doların altında, % 38'i ise 1,5 doların altında günlük gelir elde edebiliyor. Yaklaşık 26 milyon kişi yoksulluk sınırının, 10 milyon kişi ise açlık sınırının altındadır. Milletimizin yüzde 38’i temel ihtiyaç maddelerini temin edemiyor, yani yoksul ; yüzde 15’i ise ne yazık ki aç olarak yaşamaya çalışıyor, yani asgari gıda ihtiyacını gideremiyor. Eskiden akşam karanlıklarında, yüzlerini kapatmaya çalışarak pazar artıklarını toplayanlar artık saklanmaya gerek duymadan karın doyuracak bir şeyler toplamaya çalışıyorlar. Çünkü açlık çok ağır boyutlara gelmiştir. Yalnızca İstanbul'da her gün yaklaşık 100 bin aile aşevleri yardımıyla karın doyurmaya çalışıyor.
Doğu-Güneydoğu Anadolu bölgelerinde her 100 kişiden 47'sinin, Akdeniz'de 28'inin, İç Anadolu bölgesinde 27'sinin, Karadeniz'de 22'sinin ve Ege-Marmara'da ise 5'inin yoksul olduğu görülmektedir. Her 100 yoksuldan 40'ü Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 26'sı İç Anadolu, 18'i Karadeniz, 15'i Akdeniz ve 6'sı Ege-Marmara bölgelerindedir. Yoksulların %65'i kırda, %35'i kenttedir. Kırsal kesimde her 100 kişiden 30'u, kentte ise 17'si yoksuldur. Nüfusumuzun yaklaşık %35-% 40'ı yetersiz ve sınır düzeyde beslenmektedir. !974'de kişi başına ortalama alınabilen gıda 2864 kalori iken 1984'de 2187 kaloriye düşmüştür. Kişi başına alınabilen toplam kalori ne kadar düşükse, toplum o kadar yoksuldur. Türkiye’de her 100 kişiden 13'ü asgari beslenme sınırının çok altında , her 100 kişiden 24’ü asgari tüketim seviyesinin altında yaşamaktadır. Milletimizin % 70’i yoksulluk sınırının çok yakınında yaşamaya çalışmaktadır. Bu durum, toplumumuzdaki düşük gelirli yaşamın yaygınlığını gösterir.
Mutlak yoksulluk sınırında beslenme dışı harcamalar hesaplanmaz. Dolayısıyla mutlak yoksulluk oranı yoksulluğun en düşük durumunu gösterir. Bu değer bir kişinin sağlıklı yaşayabilmesi için gereken yaklaşık 2450 kaloriye karşılık gelen yiyeceklerin aylık parasal değeridir. Türkiye'de mutlak yoksulluk, 1973’e göre, 1987’de azalmıştır, fakat 1994'e geldiğimizde yeniden artmıştır. Ülkemizde yoksulların, büyük bölümü, hala tarımla geçinmeye çalışan kesimdir. Biz ise bıkmadan usanmadan, başkalarının şekerini, elmasını, tütününü satın alabilmek için kendi tarlalarımızda, bahçelerimizde üretimi durduruyoruz. Kentlerde, mutlak yoksulluk artmıştır. Çünkü birileri, her türlü üretim tesisimizi, işçi çalışabilecek her türlü kurumu vebalı gibi görüp kapatmaya veya ortadan kaldırmaya devam ediyor, memleketin idaresinin başına geçme iddiasında olan birileri de her nedense bunlara yardım ve yataklık ediyor. Bu uygulamalar olsa olsa, gaflet, dalalet ve hatta hıyanet olabilir.
Türkiye’de varolan yoksulluk, adil olmayan dağılım yanında ve daha da önce, üretim yetersizliğinden, kaynakların hoyratça israf edilmesinden, milli olmayan sosyal, ekonomik ve politik yapılardan, milli stratejilerin ve politikaların belirlenmemesi veya uygulanmamasından, memleketin doğru olmayan bir şekilde sevk ve idare edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluğumuzun azaltılması bu yapıların mevcut yanlış işleyişlerinin değişimi ile mümkündür. Ulusal gelir artışı yoksulluğun azalmasında en etkili araçlardan biridir. Ulusal gelir artışının tek yolu ise, elbette ki ekonomik büyümedir. Ekonomik büyüme olmadan sosyal gelişim olamaz.
Ne acıdır ki, hatalı ve hıyanet dolu politikalar-uygulamalar, terör, uluslararası sermayenin Ortadoğu'daki çıkarları için yaptığı petrol savaşları, vergi kayıp ve kaçakları, soyulan batırılan şirketler, yurdumuzdan kaçırılan paralar vb. kayıplar sonucu son yirmi yıldan beri yaklaşık 600 milyar dolar varlığımız heba edilmiştir. Bu paranın üretime katılmaması ile olan kayıplar da ayrıca düşünülmelidir. Bugün de ülkemizi sömürge devleti olarak gören gelişmiş ekonomiler ve bunların ülkemizdeki uzantıları sayesinde yeni belalar, yeni acılar, yeni kayıplar kapımıza dayanmıştır. Onların hazırlayarak ülkemize yolladıklarını seçip başımıza getirmemiz ve böylece daha hızlı sömürgeleşip yoksullaşmamız için gereken hiç bir fedakarlıktan kaçınmıyorlar. Onların işçi sendikaları bile, bizim gibi gelişmeye çalışan ülkelerin insanlarından ne kadar gelir transferi yaparak kendi işçilerini ne kadar zengin yapabileceklerinin peşindeler.
Planlı bir şekilde eğitim seviyesini yükseltmek yoksulluğun azalmasına yardımcı olur. Kalkınmak için öğretim ve eğitim önemlidir, ancak bunun fazla abartılmaması gerekir. Çünkü tek başına eğitim yalnızca diplomalı işsizlerin çoğalmasını sağlar. Nüfusun eğitim seviyesinin yükselmesi işgücü piyasasının nitelikli emek ihtiyacının olması ile mümkün olabilir. Yani öncelikle iş sahaları açılmalıdır. Türkiye'de son yıllarda her yerde üniversite kurulmaktadır. Üniversite kurulan bölgelerdeki, çevresindeki veya tüm Türkiye'deki işletmelerin ne kadar ve hangi tür nitelikli işgücü ihtiyacı olduğuna dair yeterli bilgiler olmaksızın üniversite kurulmasının verimli ve akılcı olduğu söylenemez. Bilgi, teknolojinin temelidir. Eger bilgi üretilemiyorsa, üretilen bilgi kullanılamıyorsa üretimi geliştirmek ancak dışardan alınacak teknoloji ile mümkün olur. Başkaları tarafından ülkemiz için üretilmiş kavramlar emanet ceket gibidir, kolu veya eteği sarkar, uysa bile maliyeti fazla olur.
Doğrudan yardım politikaları ile yoksulların sadece anlık ihtiyaçları karşılanabilir. Yoksulluğun ekonomik ve sosyal nedenleri düzeltilmeden sorun giderilemez. Gerçekten de korunmaya muhtaç olanlara doğrudan yardım edilmesi gereklidir. Ancak bunun dışında yoksulluğu gidermek, üretim, eğitim, tarım, sanayi vb. her alanda milli olan, milletimize uygun ve faydalı olan strateji ve politikaların belirlenmesi ve bir takım uluslar üstü politika ve arzulara bunları kurban etmeden uygulamakla mümkündür. Her alanda çalışan nüfus için iş sahalarının artırılması, üretmek veya iş sahası kurmak isteyenlerin teşvik edilmesi, kaynakların akılcı ve verimli kullanımı gereklidir.
Ülkemizdeki besin, beslenme ve beslenmeye bağlı sağlık sorunlarının çözümlenebilmesi için tarım, hayvancılık, deniz ve tatlı su balıkçılığı gibi ana konular ile yem, gübre, tarım sahaları ve benzeri bağlı konuları da içeren besin ve beslenme stratejilerimizi belirlememiz, bunlara uygun beslenme politikaları üretip uygulamaya başlamamız acilen gereklidir. Aksi halde yakın gelecekte milletimiz açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Zaten halen de yetersiz, dengesiz ve sağlıksız beslenmekteyiz. Ulusal beslenme stratejimiz ve buna bağlı ulusal beslenme politikamız olmadığı gibi bu alanı destekleyecek olan tarımla ilgili milli stratejimiz ve milli politikamız da ne yazık ki yoktur ya da bir takım uluslararası, ulusötesi, milletsiz bazı tekellere peşkeş çekilmek istenmektedir. Belirlenmeyen tarım ve beslenme hedefleri ile başkalarının ülkemiz adına ürettiği hedefler ve politikalar nedeniyle temel besin maddelerimiz giderek az üretilmekte olup dışa bağımlı hale gelmekteyiz. Ülkemizde beslenmeye bağlı bir çok sağlık sorunu yaşanmakta, bunların milletimize ve devletimize maddi ve sosyal maliyeti artmaktadır.
Milletimiz üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi uyuyor, daha doğrusu uyutuluyor. Derhal uyanmalıyız ve bağımsızlığı, ulusal devleti, ulusal değerleri, ulusal menfaatleri, yani kısacası ülkemizin ve milletimizin çıkarlarını her şeyden üstün tutan, bunun için çalışacak olan ulusal güçleri devletimizin yönetimine getirmeliyiz. Aksi taktirde, Sevr filan hikaye kalır, gerçek bir sömürge devlet oluruz, açlığa ve yok edilmeye mahkum ediliriz. Bugün için bile ülkemizdeki yetersiz beslenme tehlikesi, yani açlık zannedildiğinden daha ileri boyutlardadır. Son zamanlarda altın tepside sunulmaya çalışılan teslimiyetçi politikalar nedeniyle tarım, sanayi, bilim ve teknoloji alanlarında kıskaca alınmış durumdayız. Bütün reflekslerimizin kaybettirilmeye çalışıldığı bu dönemlerde, gelecek nesillerin aç ve yoksul kalmaması için millet olarak uyanmamız gerekir.
(Türkiye'de Yoksulluk meselesini, bir tez konusu haline getiren ve araştırmalarından istifade ettiğim DPT'den sayın Ercan DANSUK'a aziz milletim adına teşekkür ederim.)
|
|
Geri dön/
Sayfa başına git
|
Ana Sayfa